BEŞ SAAT KURALI

İş dünyasının başarılı liderlerinin haftanın 5 saatini iş harici kendi kişisel gelişimleri için harcadıklarına ilişkin bir bilgi elimizde bulunmaktadır.

Bu kurala da “beş saat kuralı” denmektedir.

Aşağıda bu konu ile ilgili kısa ve öz bilgilerin paylaşıldığı bir yazıyı bulabilirsiniz.

Yazıyı hazırlayan Oya Bengi’dir. Yazının gerçek yazarları ise Empact kurucu ortağı Michael Simmons ile Ian Chew ve Shizuka Ebata tarafından yazılmıştır.

Bill Gates, Warren Buffett ve Oprah Winfrey, hepsi 5-Saat Kuralı’nı uyguluyor / Bill Gates, Warren Buffett, and Oprah Winfrey All Use the 5-Hour Rule

İş dünyasının önde gelen liderleri, haftada beş saatini çoğunlukla bilinçli ve amaca yönelik öğrenme için harcıyor.

“Malcolm Gladwell Bizi Yanlış Anladı” başlıklı makalede, 10.000 – Saat Kuralı’nın peşine düşen araştırmacılar yanlış bilinen bir gerçeği açığa çıkardı: Dünya çapında en iyi olmak için, farklı çalışma alanları farklı miktarlarda bilinçli ve amaca yönelik sürekli bir performans gerektirmektedir.

Eğer 10.000 saat tüm çalışma alanlarında geçerli mutlak bir kural değilse, iş dünyasında dünya çapında en iyi olmak gerçekten ne kadar sürer?

Geçtiğimiz yıl boyunca, bilinçli ve amaca yönelik sürekli bir performans uygulama kuralını anlamak için, Elon Musk, Oprah Winfrey, Bill Gates, Warren Buffett ve Mark Zuckerberg dahil olmak üzere, büyük beğeni toplayan birçok iş dünyası liderinin kişisel geçmişlerini araştırdım.

Yaptığım araştırma akademik bir çalışma niteliği taşımasa da, gerçek şu ki, şaşırtıcı bir modeli ortaya çıkardı.

Bu liderlerin birçoğu, son derece yoğun olmalarına rağmen, tüm kariyerleri boyunca günde en az bir saatini (ya da haftada beş saatini) bilinçli ve amaca yönelik sürekli bir performans veya öğrenme olarak sınıflandırılabilecek etkinlikler için ayırmaktadır.

Bu olguyu beş-saat kuralı olarak adlandırıyorum.

En etkili liderlerin beş-saat kuralını uygulama yöntemi

Beş-saat kuralı, takip ettiğim liderler için genellikle üç aşamadan oluşmaktadır: okuma, tefekkür (derinlemesine ve dikkatli düşünme) ve deneyimleme

1. Okuma

Bir HBR makalesine göre, “Nike’ın kurucusu Phil Knight kendi kütüphanesine öylesine saygı gösterir ki bu yüzden içeri girerken ayakkabılarınızı çıkarmak ve başınızı eğerek selamlamak zorundasınız.”

Oprah Winfrey, pek çok başarısını kitaplara atfeder: “Kitaplar kişisel özgürlüğe erişim için yetki belgemdir.” Kitap okuma alışkanlığını kendi kitap kulübü aracılığıyla tüm dünya ile paylaşmaktadır.

Sadece bu ikisi değil. Diğer milyarder girişimcilerin olağanüstü okuma alışkanlıklarını göz önüne alalım:

Mark Cuban her gün üç saatten fazla okuyor.

Home Depot’un kurucularından Arthur Blank günde iki saat okuyor.

Milyarder girişimci David Rubenstein haftada altı kitap okuyor.

Kendi çabaları ile milyarder olan Cleveland Cavaliers’ın sahibi Dan Gilbert günde bir ya da iki saat okuyor.

2. Tefekkür

Diğer aşamada, beş- saat kuralı, tefekkür ve düşünme zamanı biçimindedir.

AOL CEO’su Tim Armstrong, kıdemli elemanlarından oluşan ekibine sadece düşünmek için haftada dört saat harcattırıyor. Jack Dorsey müdavim bir gezgin. LinkedIn CEO’su Jeff Weiner günde iki saatlik düşünme zamanı planlıyor. 250.000.000 $’lık şirket O2E Brands’in kurucusu Brian Scudamore haftada 10 saatini sadece düşünmek için harcıyor.

Reid Hoffman bir fikri enine boyuna düşünmek için yardıma ihtiyacı olduğunda arkadaşlarından birini arıyor: Peter Thiel, Max Levchin veya Elon Musk. Milyarder Ray Dalio bir hata yaptığında, onu şirketteki tüm çalışanlara açık bir sistemin içine kaydeder. Daha sonra, ekibi ile kök nedeni bulmak için program yapar. Milyarder girişimci Sara Blakely uzun süredir günlük tutmaktadır. Bir röportajında, başına gelen kötü olayları ve bunun sonucunda gelişen becerilerini kaydettiği 20’den fazla (kitapboyu) dizüstü bilgisayarı olduğunu paylaşmıştı.

3. Deneyimleme

Beş saat kuralı, son olarak, hızlı deneyimleme biçimindedir.

Ben Franklin, tüm yaşamı boyunca, faaliyetlerini aynı görüşteki kişilerle yöneterek ve kendi ahlaki standartlarına dayanarak, deneyimleme için zaman ayırmıştır. İyi bilindiği gibi, Google, çalışanlarının çalışma sürelerinin yüzde 20’sinde yeni projeleri deneyimlelerine izin vermektedir. Facebook, mühendislerinin kendi ekiplerinden ayrılarak seçtikleri bir yan projede çalışmalarına izin veren bir firma-içi yaklaşım olan, Hack-a-Month’u uygulayarak deneyimlemeyi teşvik etmektedir.

Deneyimlemenin en mükemmel örneği Thomas Edison olabilir. Bir dahi olmasına rağmen, Edison yeni buluşlara tevazu ile yaklaşmıştı. O her türlü olası çözümü belirleyecek ve daha sonra sistematik olarak bunların her birini test edecekti. Onun biyografini yazan yazarlardan birine göre, “Zamanının teorilerini anlamış olmasına rağmen, bilinmeyen problemlerin çözümünde onları işe yaramaz buluyordu.”

O bu yaklaşımı öyle abartmıştı ki, rakibi, Nikola Tesla, deneme-yanılma yaklaşımı hakkında şunu söylemek zorunda kalmıştı: “Eğer [Edison] samanlıkta bir iğne bulmak zorunda olsaydı, onun en yüksek ihtimalle nerede olduğuna yönelik durmaksızın akıl yürütecekti. Aradığı nesneyi buluncaya kadar, her bir samanı tek tek incelemek için telaşlı bir arı titizliği ile hemen işe koyulacaktı. “

Beş -saat kuralının gücü: gelişme hızı

İş dünyasında beş- saat kuralını uygulayan insanların bir avantajı var. Bilinçli ve amaca yönelik sürekli bir performans fikri, genellikle, çok çalışma ile karıştırılır. Ayrıca, çoğu profesyonel gelişmeye değil üretkenlik ve verimlilik üzerine odaklanır. Sonuç olarak, haftada sadece beş saat bilinçli ve amaca yönelik öğrenme sizi farklı kılabilir.

Milyarder girişimci, Marc Andreessen son röportajında gelişme hızı hakkında etkili bir biçimde konuştu. “22 yaşında şirket kurucusu olma modelinin /efsanesinin tamamen abartıldığını düşünüyorum … Sanırım, beceri edinimi, kelimenin tam anlamıyla becerileri ve neyin nasıl yapıldığını öğrenme ve geliştirme, kesinlikle önemli ölçüde hafife alındı. Havuza balıklama atlayanların gerçekte boğuluyor olmasından dolayı, insanlar bilinmeyen bir havuza aniden ve hazırlıksız atlanmasına, açıkça, gereğinden fazla değer veriyor. Mark Zuckerberg hakkında bu kadar çok hikaye olmasının sebebi de bu. Çok fazla Mark Zuckerberg yok. Çoğu hala havuzda, yüzü aşağıya bakacak şekilde suyun üzerinde duruyor. Bu nedenle, beceri kazanmak birçoğumuz için iyi bir fikir.”

Daha sonra röportajında şunları ekliyor, “Gerçekten çok iyi CEO’lar, eğer onlarla vakit geçirseydiniz — bunun bugün Mark [Zuckerberg] için ya da günümüzdeki veya geçmişteki herhangi bir ünlü CEO için geçerli olduğunu görecektiniz– bir şirketin işletilmesine yönelik gerçekten ansiklopedik bir bilgi seviyesine sahiptir, ve bunların hepsini 20’li yaşlarınızın ilk yıllarında idrak etmeniz gerçekten çok zordur. Çoğu insan için daha mantıklı yol, beş ila 10 yılı beceri kazanmak üzere geçirmektir.”

Beş –saat kuralını egzersiz yapma ile aynı şekilde değerlendirmemiz gerekir

Sürdürülebilir ve başarılı bir kariyere sahip olmak için, “Hayat boyu öğrenme yararlıdır” klişesinin ötesine geçip, normal bir insan için gerekli olan günlük minimum öğrenme miktarı hakkında daha derinlemesine düşünmeliyiz.

Fiziksel olarak sağlıklı bir yaşam sürdürmemiz için tavsiye edilen günlük minimum vitamin dozu, adım sayısı ve aerobik egzersizleri olduğu gibi, sağlıklı bir yaşamı verimli bir şekilde sürdürmek için, bizler, bir bilgi toplumu olarak, bilinçli ve amaca yönelik öğrenmenin minimum miktarına yönelik düşünme şeklimizde daha titiz olmalıyız.

Bilgi ve beceri kazanmamanın uzun vadeli etkileri, sağlıklı bir yaşam tarzına sahip olmamanın uzun vadeli etkileri kadar sinsidir. AT & T’nin CEO’su bu konuyu New York Times’a verdiği bir röportajda şöyle açıklar; haftada en az beş ila 10 saatini çevrimiçi öğrenmeye harcamayanlar “teknolojik olarak kendilerini bertaraf edeceklerdir.”

– Bu makale, Empact kurucu ortağı Michael Simmons ile Ian Chew ve Shizuka Ebata tarafından yazılmıştır.

Yazının orjinal linki aşağıdaki gibidir:

Öğrenmeyi ve Hatırlamayı Kolaylaştıran Yöntem: Feynman Tekniği

Öğrenme ve hatırlama üzerinde sosyal medya hesaplarımdan takip ettiğim “matematiksel.org” adlı sayfada çok faydalı bir paylaşım gördüm.

Burada da sizinle paylaşmayı arzu ediyorum.

Alıntı yaptığım linke buradan ulaşılabilir:

İstifade olunması dileği ile iyi okumalar…

 

“Bir şeyi 6 yaşında bir çocuğa anlatamıyorsanız, siz de anlamamışsınız demektir” – Einstein

İki tip bilgi vardır. Bir şeyin adını bilmeye yönelik olan bilgi ve o şeyi bilmeyi temel alan bilgi. Nobel ödüllü fizikçi Richard Feynman aralarındaki farkı şu çarpıcı anekdotta anlatır:

“Şu kuşu görüyor musun? Bu bir kahverengi gerdanlı ardıç kuşu, ona Almanya’da halzenfugel ve Çin’de ise chung ling deniyor. Ona verilen tüm bu adları bilsen bile yine de bu kuş hakkında hiçbir şey bilmiyor olursun. Bildiğin sadece insanlar hakkında bir şey olur, yani kuşa ne ad verdikleri. Şimdi bu kuş ötüyor, yavrularına uçmayı öğretiyor ve yazın ülkenin bir ucundan diğer ucuna kilometrelerce uçuyor ve kimse yolunu nasıl bulduğunu bilmiyor.”

Buradan da anlayabileceğiniz gibi bir şeyin adını/tanımını bilmek onu anladığınız anlamına gelmez hiçbir zaman. Bir fikri gerçekten anlıyor musunuz yoksa bu fikrin tanımını biliyorsunuz, bunu sınamanın bir yolu var. Buna Feynman Tekniği deniyor.

Sizler de Feynman Tekniğini,

1. Gerçekten anlamadığınız konuları/fikirleri anlamak için
2. Anladığınız fakat sınavlarda unuttuğunuz konuları/fikirleri hatırlamak için
3. Sınav öncesi etkili bir çalışma yöntemi olarak kullanabilirsiniz. Bu yöntemi kullanarak bir fikri uzun yıllar hatırınızdan çıkmayacak şekilde, kısa sürede derinlemesine kavrayabileceksiniz.

Feynman Tekniğine şimdi bir göz atalım:

1. Adım: Konuyu Belirleyin
Boş bir kağıt alın. Öğrenmek istediğiniz konunun başlığını kağıdın en üstüne yazın.

2. Adım: Konuyu Bilmeyen Birine Anlatır gibi Anlatın
Kağıdın geri kalanına konuyu hiç bilmeyen birine anlatıyormuşçasına, mümkün olduğunca karmaşık ifadeler kullanmaktan kaçınarak öğrendiklerinizi yazın. Bir çocuğun bile anlayabileceği kadar basit bir dil kullandığınızda kendinizi de konuyu daha derin bir seviyede anlamaya ve konular arasındaki ilişki ve bağlantıları basitleştirmeye zorlamış olursunuz. Aynı zamanda yazdığınızı sesli olarak tekrar etmek çok daha etkili olacaktır.

3. Adım: Takıldığınız Noktada, Kaynağa Geri Dönün
2. adımda hatırlamakta ya da anlatmakta zorlandığınız yerler olduğunu fark ettiğinizde konu hakkında çalıştığınız kaynaklara geri dönün. Öğrendiklerinizi kağıda aktarabilecek hâle gelinceye kadar tekrar tekrar okuyun ve çalışın. Sözgelimi biyolojiden yazılınız var ve evrimi basit cümlelerle açıklamakta zorlanıyorsunuz. Biyoloji kitabınızı açın ve evrimle ilgili kısmı yeniden okuyun. Şimdi kitabı kapatın ve yeni bir boş kağıt alarak öğrenmiş olduklarınızı yazın. Bu aşamayı sorunsuzca hâlletiyseniz, asıl çalışma kağıdınıza dönerek çalışmaya devam edebilirsiniz.

4. Adım: Basitleştirin ve Benzerlikler Kurun
Artık kağıda döktüklerimizi gözden geçirebiliriz. Einstein’ın “Bir şeyi 6 yaşında bir çocuğa anlatamıyorsanız, siz de anlamamışsınız demektir” sözünden de anlayabileceğimiz gibi karmaşık bir jargon kullanıp kafa karıştırıcı açıklamalar yapmak yerine, dilimizi basitleştirmek ve benzerlikler kurmak anlamayı kolaylaştıracaktır. Opsiyonel olarak: 6 yaşında birini bulup, öğrendiklerinizi ona anlatmayı deneyin. Sorunsuz bir şekilde anlıyorsa, siz de gerçekten anlamışsınız demektir.

Bu harika yöntem yalnızca öğrenmeyi ve hatırlamayı kolaylaştırmakla kalmıyor, aynı zamanda farklı düşünme şekillerine pencere açarak fikirleri baştan aşağı yeniden inşa etmemizi sağlıyor. Fikir ve konuları daha derinden anlamamızı kolaylaştırıyor. Hepsinden önemlisi, sorunlara bu şekilde yaklaşarak, ne konuştukları hakkında en küçük bir fikri bile olmayanları anlamamızı sağlıyor.

Kaynaklar:
https://www.farnamstreetblog.com/2015/01/richard-feynman-knowing-something/
https://www.farnamstreetblog.com/2012/04/learn-anything-faster-with-the-feynman-technique/
https://www.scotthyoung.com/learnonsteroids/grab/TranscriptFeynman.pdf

Bu yazıda referans olarak www.garajimdakiejder.com ‘da yayınlanan aynı adlı yazı kullanılmıştır.

Bilimsel Değerlendirme ve Araştırma Metodolojisi Kitabı’ndan Aklımda Kalanlar

Değerli Okuyucu,

Bu yazıda sizinle kıymetli Prof. Dr. Cengiz ANIK hocamızın sosyal medya ortamında tavsiye etmiş olduğu bir kitaptan aklımda kalanları paylaşmak istiyorum.

Kitabın ismi ve yazarını da paylaşayım, arzu eden arkadaşlar ulaşıp orjinalinden çok daha kapsamlı bilgi edinebilsinler diye.

Kitabın ismi ” Bilimsel Değerlendirme ve Araştırma Metodolojisi”, yazarı Prof. Dr. Orhan TÜRKDOĞAN.

Bilim felsefesi konusunda çok önemli bir eser.

Konu ile ilgilenenlere şiddetle tavsiye ederim.

Buradan sonra kitaptan not aldığım bölümleri sizinle paylaşıyorum.

İstifadenize sunarım.

***

” Sosyal araştırma ders kitaplarında “bilginin batılılaşması” tezi bir çok aydın çevreler arasında sarsılmaz bir kural olarak benimsenmiş, eleştirmensiz ve yorumsuz bir taklitçilik metodoloji alanında da kültür ve düşünce hayatımızı istila etmiştir. Bu görüşün felsefenin sonucu olarak batının dünya görüşü ve değerler sisteminin ürünü olan modeller, araştırma yöntemleri – aynı şartları yaşıyormuşcasına- ülkemiz sosyal şartlarına adapte edilmeksizin aktarılmıştır. Oysa günümüzde tek bir gerçeğin olamayışı, gerçeğin araştırmacının kognisyonları, zihni eylem biçimleri, hatta içinde yaşadığı sosyal yapı ve sınıf kuruluşu ile bağlantılı olarak değerlendirilebileceği hususu düşünülmemiştir. Bu yüzden bir çok araştırmalarımız batı modellerinin ozalitleri olmak özelliğini taşımış, sosyal yapının dinamikleri olduğu gibi yansıtılamamıştır.”

Orhan Türkdoğan, Bilimsel Değerlendirme ve Araştırma Metodolojisi Kitabı, Syf: 10

***

Sosyal Bilimlerde Tarafsızlık Üzerine

“Bilimde tarafsızlık ilkesini etkileyen bir unsur da bilimin özelliğidir. Fizik ve matematik bilimlere nazaran sosyal bilimler karşısındaki tarafsızlık durumumuz farklıdır. Çünkü toplum ve insanı konu alan sosyal bilimlerde değer yargılarından uzaklaşmak, dolayısıyla tarafsızlığımızı korumak son derece güçleşir.”

Orhan Türkdoğan, Bilimsel Değerlendirme ve Araştırma Metodolojisi Kitabı, Syf: 16

***

Gazzali’nin Bilginin Kesinliği Üzerine Görüşü

“Bilimin özelliği olarak tarafsızlık peşin yargılardan uzak gerçeği aramaktır. Bunu Gazzali şöyle açıklıyordu:
“İlkin kendi kendime dedim ki benim amacım işlerin hakikatlerini anlamak ve bilmektir. O halde ilkin bilgi nedir? Bunun hakikatini araştırmak gerekir.

İkinci olarak anladım ki, kesin derecesine varan bilgilerde bilinen şeyin asla şüphe götürmeyecek biçimde anlaşılması gerekir.

Sonra anladım ki, bu tarzda bilmediğim, bu suretle kesinlik duymadığım her bilgi güvenilir değildir, hatadan emin olamaz.

Hatadan emin olmayan bilgi de kesinlik ifade etmez”

Orhan Türkdoğan, Bilimsel Değerlendirme ve Araştırma Metodolojisi Kitabı, Syf: 17

***

Anti – Bilim Anlayışı Üzerine

“Anti – bilim anlayışı batı uygarlığının iki özelliği nedeniyle ortaya çıkmış bulunuyor. Bir yandan bilimsel yöntemin evreni anlama ve kavramanın tek geçerli yol olduğu inancı; öte yandan da bu bilimin elde ettiği sonuçların aç gözlü bir teknolojiyle, daha çok kapitalist karın hizmetinde, uygulanmasının gayet uygun olduğu düşüncesidir.”

Orhan Türkdoğan, Bilimsel Değerlendirme ve Araştırma Metodolojisi Kitabı, Syf: 34

***

Kopernik Hakkında Beni Şaşırtan Bir Bilgi:

“Gök cisimlerinin hareketine ait Kopernik’in tasvir ettiği yeni sistem, “bu cisimlerin hareketlerinin akli ve dinamik bir açıklaması”ndan çıkmış değildir.

Kopernik bu buluşu sanat ve Tanrı’dan “en mükemmel eğri… dairedir” diyen klasik estetikten ve Tanrı’nın evrende gök cisimlerinin en mükemmel şekilde hareket etmesi gerekir diyen dini inançtan çıkarmıştır.

Kopernik, hatalı olarak, “gök cisimlerinin ancak mükemmel daireler çizerek hareket edebileceğine inanmıştı.”

Orhan Türkdoğan, Bilimsel Değerlendirme ve Araştırma Metodolojisi Kitabı, Syf: 3

***

Bilim ve Değerler İlişkisi Üzerine

“Bilim bütün özellikleriyle başlangıçta manevi temellere, değer yargılarına ve kültürel unsurlara dayanarak gelişmiş, sonraları her alanda olduğu gibi sekülarizasyona maruz kalmıştır.

Bu gelişimin bir sonucu olarak “bilim bilim içindir” diyebileceğimiz bir bilimcilik ( scientism ) anlayışına yönelme başlamıştır. Hatta daha da ileri gidilerek bilimin en sütün değer haline dönüştüğüne tanık olmaktayız.”

Orhan Türkdoğan, Bilimsel Değerlendirme ve Araştırma Metodolojisi Kitabı, Syf: 31

***

Hristiyanlık ve Bilim Çatışması Üzerine

” Ortaçağ boyunca Hrsitiyanlık Aristo mantığının hakimiyeti altında özgür düşüncenin karşısına çıkmış, kilise babaları yoluyla yeni gelişmeleri durdurmaya çalışmıştır.

Hristiyanlığın yapısındaki çelişkilerle aklın gerçekleri arasında büyük zıtlaşmalar ortaya çıkmıştır.

Bu bakımdan bilim ve din çatışması bizzat hristiyanlığın dogmalarından kaynaklanmıştır.

Yeni Çağ aynı zamanda Rönesans – yeni bilimin doğuşudur – Hristiyanlığın taassubuna karşı aklın ve bilimin zaferidir.”

Orhan Türkdoğan, Bilimsel Değerlendirme ve Araştırma Metodolojisi Kitabı, Syf: 34

***

Thomas Kuhn’un Paradigma Tanımlarından Biri:

“Paradigma, birbirleriyle yarışan farklı bilimsel yaklaşımlar veya düşünsel çerçevedir. Kuhn, paradigmanın iki ayrı anlamı olduğu kanısındadır. Bir yanda, terim belli bir topluluğun üyeleri tarafından paylaşılan inançların, değerlerin, tekniklerin bütününü teşkil etmektedir. Öte yandan da bu bütünün içinde bir tek tür unsur söz konusudur. Model yahut örnek olarak kullanılan ve gerektiği vakit olağan bilimdeki bütün diğer bulmacaların çözümlenme temeli olarak. Kesin kuralların yerine kullanılabilen somut bilmece çözümleri ( Kuhn, Bilimsel Devrimlerin Yapısı, s. 1962 )”

Orhan Türkdoğan, Bilimsel Değerlendirme ve Araştırma Metodolojisi Kitabı, Syf: 25

***

Din – Bilim İlişkisi Üzerine 2

“Hiçbir bilimsel çabayı, içinde boy attığı yerleşik dünya görüşünden, bu dünya görüşünü meydana getiren inançlardan, çeşitli etkenler altında kültüre mal olmuş ideolojilerden bağımsız düşünemeyiz. Ve her kültürün her dünya görüşünün temelinde yatan belirleyici etken de doğru veya yanlış, hak veya batıl, ilahi veya hümanist, sahih veya bozulmuş karakterli olan dindir.”

Orhan Türkdoğan, Bilimsel Değerlendirme ve Araştırma Metodolojisi Kitabı, Syf: 44

***

Gözlemden ( Ölçümden ) Bağımsız Olay Olamaz

“Bir görüşe göre gözlemci ve deneyci gözlediği, ölçtüğü olayların ayrılmaz bir parçasıdır. Bu yüzden ölçümden, gözlemden bağımsız bir olay söz konusu değildir. Olayı etkilemeden, değiştirmeden, yeni bir oluşum şeklinde yeniden ortaya çıkarmadan gözlem ve ölçüme olanak yoktur. Bu görüşe “gözlemden ( ölçümden ) bağımsız olay olamaz” önerisi denilir.”

Orhan Türkdoğan, Bilimsel Değerlendirme ve Araştırma Metodolojisi Kitabı, Syf:47

***

“Sosyal bilimlerde hatta tabiat bilimlerinde gözlemden bağımsız olay düşünülemez. Bu görüş “olaylar gözleyenden, ölçümden bağımsızdır” tarzındaki eski geleneksel anlayışa karşıttır.”

Orhan Türkdoğan, Bilimsel Değerlendirme ve Araştırma Metodolojisi Kitabı, Syf: 47

***

Batının Bilime Bakışına Yönelik Bir Eleştiri

“Batı, bilimsel gelişimde idrak yanılmasına düşmüştür. Böylece araç ve amaçlar tersine dönmüştür. Bilim ve teknoloji artık çevrenin malı değildir, insanın hizmetinde hiç değildir. Tam tersine insan ve yaşadığı çevre bilim ve tekniği yutan ve kendi başına gelişen yönsüz güçlerin isteklerine terk edilmiştir. İşte Batı değer ve normları bilimi bu açmaza sürüklemiştir.

Büyük biyoloji uzmanı Joseph Needham, 1969’da şunları yazmıştı:

Sadece Avrupalıların görüş açıları ile ele alındıkları sürece dünyanın problemlerinin hiçbir zaman çözülemeyeceğini düşünmemiz için ciddi sebepler vardır”.

Orhan Türkdoğan, Bilimsel Değerlendirme ve Araştırma Metodolojisi Kitabı, Syf: 49

***

Parçadan Bütüne Gitme veya Bütünden Parçaya Gitme Üzerine

Demokrit, Descartes ve Newton’dan beri süren çözümleme yönteminde bütünü parçalara ayırarak açıklamak amacı güdülmekte idi. Batı bilim ve felsefe dünyasında binlerce yıldan beri bu yöntem kullanılmıştır. Batı düşüncesi bir bütünü parçalarına ayırdıktan sonra gerçeğe varılacağına inanmıştı.

Oysa Kuvantum teorisi göstermiştir ki küçüğe, parçacıklar dünyasına gidildikçe hem bir belirsizlik artmakta hem de karşılıklı ilişkiler güç kazanmaktadır. Böylece uygarlığa büyük katkısı olan çözümleme yöntemi önemli bir yara almaktadır.

Yeni paradigmada ( sistemler yaklaşımında ) ise tamamiyle ters yönde bir yaklaşım söz konusudur. Buna göre parçaların nitelikleri ancak bütün devingen ( hareketli ) niteliğiyle incelendiğinde anlaşılabilir.

Yapıya dayanan düşüncenin yerini kuantum teorisiyle sürece dayanan düşünce almıştır. Sistemler düşüncesi süreç düşüncesidir.

İşte Guenon, Descartes’tenberi sürüp gelen çözümleme yönteminin Batıya özgü geleneksel zihniyetten kopuk maddeci bir yapıyı ortaya koyduğuna işaret ederek Doğu’da yaşayan geleneksel düşünce biçimini belirtiyordu” .

Orhan Türkdoğan, Bilimsel Değerlendirme ve Araştırma Metodolojisi Kitabı, Syf: 53

***

İslamiyet Din – Bilim Karşıtlığını Yaşamamıştır

“Kültür ve uyggarlığın yayılması her şeyden önce o çevreyi yöneten dini sistemlerin yumuşak ve sert yapılarıyla yakından ilgilidir. İslamiyet “ilim Çin’de de olsa bile aramayı” öngören evrensel bir din olması nedeniyle yayılma alanındaki bilim odak noktalarıyla hızlı bir biçimde temasa girmiştir.

Bu yüzden müslümanlar tarihin hiçbir döneminde ne bilim – din çatışması diyebileceğimiz mücadelelere ne de bilim adamlarının engizisyonu türünde işkencelere yönelmişlerdir.

Batıda rastlanan bu kanlı olaylar nedeniyle çoğu kez bilim adamlarının işkenceden kaçarak İslam ülkelerine, üniversite kentlerine sığındıklarına tanık olmaktayız.

Bu da kişisel temaslar sonucu doğu – batı kültürünün buluşmasına zemin hazırlamıştır.”

Orhan Türkdoğan, Bilimsel Değerlendirme ve Araştırma Metodolojisi Kitabı, Syf: 63

***

Sahi Bilim Ne İçin Yapılır?

“Bilim bir ve bölünmezdir.

Değişiklikler temelde sosyolojiktir, yani bilimi neden yaptığımıza bağlıdır.

Bilim tüm insanların ortak kazancı için mi yoksa endüstri işletmelerinin özel karı için mi ya da modern savaşın gaddar biçimlerinin gelişmesi için mi?

Tek kelimeyle söylemek gerekirse güdülerdeki farklılıklardır…”

Orhan Türkdoğan, Bilimsel Değerlendirme ve Araştırma Metodolojisi Kitabı, Syf: 58

***

Bilim ve Gelişmişlik Arasındaki İlişki

“Bilim, tabiata ( doğaya ) hakim olmamızı sağlar. Hatta, bu düşüncemize bir açıklık getirmek gerekirse şöyle bir örnek verebiliriz.
Günümüzde az gelişmiş ülkelerle gelişmiş ülkeler arasındaki belli başlı fark bilimi etkin bir biçimde kullanma gücüne bağlıdır.
Bugün ilerlemiş hiçbir ülke gösterilemez ki bilimde geri kalmış olsun.
Aynı şekilde hiçbir geri kalmış ülke gösterilemez ki bilimde ileri gitmiş olsun. İlerlemenin gücü bilimi kullanma, üretme yeteneğimizle orantılı olarak artmaktadır.”

Orhan Türkdoğan, Bilimsel Değerlendirme ve Araştırma Metodolojisi Kitabı, Syf: 14

***

Ziauddin Sardar’ın Bilimsel Yöntem Üzerine Eleştirisi

“a) Bilimsel yöntem her ne kadar kavramsal olarak tarafsızdır deniyorsa da, her şeyden önce, belli dil kategorileri, zihni tavırlar ve gözlemcilerin istekleri tarafından yapılanmıştır.

  1. b) Bu kategoriler, yapılan deneyleri, hatta gerçekliğin yasaları olarak bilinen ifadeleri kendi biçimine uygun olarak birleştirir. Ve sonuçta farklı zamanlarda farklı araştırma gruplarının eğilim ve değerlerini yansıtırlar.
  2. c) Bilimsel yöntemle insan, gerçekle artık yoruma gerek bırakmayan açıklıkta karşı karşıya gelmez. Aksine bir kavramsal şema ( Kant ) , ideoloji ( Marx ), dil -oyun ( Wittgenstein ) yahut da paradigma ( Khun ) tarafından biçimlendirilmiş bir aracı vasıtalarıyla karşı karşıya gelir.

Şu halde başka toplumların algıları, kavramları, ideolojileri, dilleri ve paradigmaları tarafından şekillendirilmiş olan Batılı bilgi disiplinlerine islami ruhu üflemek hangi amaca hizmet eder? Bu bilginin islamlaştırılması mıdır? Yoksa İslamın Batılılaştırılması mıdır?

Orhan Türkdoğan, Bilimsel Değerlendirme ve Araştırma Metodolojisi Kitabı, Syf: 48

***

Bilimde Mutlak Gerçeklik Olur Mu Sorusuna Net Bir Cevap

“Doğu ile Batı arasındaki bilgi anlayışında beliren tutuculuk bir yana bırakılırsa, bilimle değer arasında önemli yakınlıkların bulunduğu gerçeği unutulmamalıdır.

Bu da “mutlak gerçek” ” gerçeğin biricikliği” tarzındaki mantıkçı pozitivist akımın günümüzdeki kalıntılarının önemli bir darbe aldığını bize gösterebilir.

O halde “teknik aletlerimiz ne kadar gelişmiş olursa olsun bilim adamının veya gözlemi yapanın dışında bir gerçek olduğunu kabullenmek mümkün değildir…”

Orhan Türkdoğan, Bilimsel Değerlendirme ve Araştırma Metodolojisi Kitabı, Syf: 12

***

Einstein’ın Gözünden Bilimde Gerçeklik Üzerine

“Albert Einstein şöyle diyordu:

Algılayan bir kimseden bağımsız bir dış evrene inanma, bütün tabiat bilimlerinin temelini oluşturur. Bununla beraber yalnızca duygular yoluyla algı, bu dış evrenden dolaylı bir şekilde bilgi sağladığından biz fiziki gerçeği ancak tartışmalı ( akli ) yollarla kavrayabiliriz.

Bunun sonucu olarak da fiziki gerçek hakkındaki bilgilerimiz asla nihai olamaz”

Orhan Türkdoğan, Bilimsel Değerlendirme ve Araştırma Metodolojisi Kitabı, Syf: 83

***

Hans Reinbach Bilimsel Felsefe’nin Doğuşu Eserinden Alıntı:

” Bilimsel sonuçlara gereğinden fazla güvenilirlik tanımak felsefecilere özgü bir yanılgı değildir. Bu yanılgı Galileo’dan günümüze değin uzanan ve bilimin gelişmesine sahne olan modern dünyanın belirgin ve yaygın bir özelliğidir.

Bilimin tüm sorunlara çözüm getireceği inancı o denli yaygındır ki, bilim günümüzde, daha önceleri dinin karşılaştığı sosyal bir işlevle, kişilere ve topluma kesin güvenlik sağlama işleviyle yüklü hale gelmiştir.

Denilebilir ki, bilime beslenen inanç, Tanrı’ya olan inancın yerini almıştır.”

Orhan Türkdoğan, Bilimsel Değerlendirme ve Araştırma Metodolojisi Kitabı, Syf: 93

***

“Günümüzde hiçbir kimsenin bilimin gerçekliğini inkar edecek bir sapmaya yöneleceği düşünülemez.

Ancak, bilimciliği merkeze alarak, onun ötesinde gerçek tanımayan bir zihniyete yönelik eleştirilerin bulunabileceğini unutmamak gerekir.

Rene Guenon’un da belirttiği gibi ” şu noktayı açıklığa kavuşturmam gerekiyor. Ben bilimin başarılarını inkar etmiyorum, inkar etmek aptalca bir şey olur.

Benim şiddetle eleştirdiğim tutum tek özelliği, insanların karşılaştıkları tüm sorulara cevap verecek tek bilgi kaynağının, mutlak ölçünün bilim olduğuna inanmak ve buna inandırmaktan ibaret olan tutumdur”

Orhan Türkdoğan, Bilimsel Değerlendirme ve Araştırma Metodolojisi Kitabı, Syf: 94

***

Akıl Mı? Deney Mi? İkilemi Üzerine

Viyana çevresi veya yeni Pozitivistlerin Türkiye’de önde gelen temsilcilerinden biri kuşkusuz Nusret Hızır’dır. Bir yazısında Hızır, ” akıl mı deney mi?” ikilemini ortaya atarken şöyle diyordu:

Hakikat ne merkezdedir? Bir kere deneysiz bilim olmaz ( tabii matematik bilimlerden söz etmiyoruz, şimdi bilimden gerçeğin bilimini anlıyoruz).

Gerçek ise fenomen, olay demektir. Fenomenlerin kanunlarını istediğimiz kadar düşünelim, ince düşünelim, matematik düşünelim, salt düşünce ile bulmamıza imkan yoktur. Fenomeni görmeli, yahut laboratuvarlarımızda, bildiğimiz koşullarda fenomenleri meydana getirmeli, onları gözlemeliyiz ki, onların nasıl olduklarını anlayabilelim.

Fakat bununla iş bitmez. İstediğimiz kadar gözlem, deneyim yapalım, bu gözlemlerin, deneyimlerin verilerini zihnin kavrayabildiği bir akıl sistemi ile tutarlı bir şekilde toplayamazsak, bilim kurmuş olmayız.

Demek ki, deneysiz bilim olmadığı gibi, toplayıcı akılsız da bilim olmaz.”

Orhan Türkdoğan, Bilimsel Değerlendirme ve Araştırma Metodolojisi Kitabı, Syf: 99

***

Dilthey’e Göre, biz tabiatı/ doğayı, toplumsal – tarihsel yönde oluşan kendi bilincimizin ürünleri olan tekrar, süreklilik, zorunluluk, nedensellik gibi tasarımlar ( Kant’ın akıl kategorileri adını verdiği şeyler ) altında tanırız. Yani yaptığımız tabiatı bilincimizin olanaklarına göre tanımaya çalışmaktır. Böyle olunca, biz tabiatı kendiliği içinde değil, bize göreliği içinde tanırız.

Dilthey’e göre:
1. Özne (suje) tarihin bir ürünü, pratik sosyal bir şeydir.
2. Biz tabiata bile, başkalarıyla olan ilişkilerimizin bütünlüğünden yani toplumsal yaşamdan kalkarak yönelebiliriz.

Orhan Türkdoğan, Bilimsel Değerlendirme ve Araştırma Metodolojisi Kitabı, Syf: 103

***

“Şüphesiz bilimsel teorilerin olgularla uygunluk içinde olmaları, olgular tarafından doğrulanabilmeleri de gerekir. Fakat bir teorinin bilimsel olma niteliği kazanabilmesi için, bu teorinin mevcut veya mümkün bir olgu tarafından yanlışlanmaya açık olması – Popper’ın deyimiyle- potansiyel olarak yanlışlanabilir olması gerekir.”

Orhan Türkdoğan, Bilimsel Değerlendirme ve Araştırma Metodolojisi Kitabı, Syf: 107

***

Popper ve Tümevarım Mantığı Eleştirisi Üzerine

“Görülüyor ki, doğrulanabilirlik kavramının temelinde belli sayıda test edilebilen beyaz kuğulardan yeryüzünde bundan sonra görülebilecek bütün kuğuların da beyaz olabileceği biçiminde zihni bir genelleme eylemi mevcuttur.

O halde “doğrulanabilirlik ilkesi” temelde tümevarım ilkesine dayanmaktadır. Oysa önermemizi deneylerle ne kadar doğruladığımızı iddia edersek edelim, bu hiçbir zaman önermenin kanıtlandığı anlamına gelmez. Çünkü önermeyi yanlışlayacak bir olguyla karşılaşmak ihtimali her zaman vardır. Sonsuz sayıda deney yapamayacağımıza göre tümevarım (endüksiyon) saçmadır. Zira “tüm” e varmak mümkün değildir. Bu yüzden bilimsel önermelerimiz tümel (külli) olamazlar. “Tüm kuğular beyazdır önermesi” bize hiçbir zaman siyah bir kuğuyla karşılaşmayacağımız garantisini veremez. Bu yüzden anck “bütün kuğular – belki beyazdır” önermesini öne sürebiliriz.

Böylece Popper, hem felsefi anlamda deneyciliğin (empricism) hem de deneyciliğin dayandığı tümevarım mantığının saçma olduğu tezini savunmuştur”.

Orhan Türkdoğan, Bilimsel Değerlendirme ve Araştırma Metodolojisi Kitabı, Syf: 108

***

“Popper kendi görüşüne “eleştirici rasyonalizm” demişti.
Çünkü ona göre bilimsel yasalar hep hipotez niteliğindedir. Hipotez ve başlangıç şartlarından deney sonucu çıkartılıp bu sonuç gerçekleşmezse hipotez yanlışlanmış olur. Yerine yeni bir hipotez konulmalıdır. Yeni bir hipotezin tasarlanması veya bulunması akılcı bir işlem olmayabilir. Ama hipotezin sınanması veya haklı gösterilmeye çalışılması tam rasyonel bir işlemdir. Haklı gösterme veya sınama bağlamı gözlem ve deney ile ve mantık ve matematik işlemlerine dayanıyor”.

Orhan Türkdoğan, Bilimsel Değerlendirme ve Araştırma Metodolojisi Kitabı, Syf: 112

***

Kuhn ve Bilimin Evrenselliği Üzerine

Thomas Kuhn’un bilim anlayışına göre hiçbir bilimsel kuram evrensel değildir.

Yani bir bilimsel kuramın uygulanabildiği sistemlerin kümesi ya da başka bir deyimle kuramın uygulama alanı hep sınırlıdır.

Üstelik uygulama alanının sınırları kesin değil, belirsizdir.

Yani T gibi bir kuramın S gibi belli bir somut sisteme uygulanıp uygulanmayacağı kesinlikle bilinemez.

Orhan Türkdoğan, Bilimsel Değerlendirme ve Araştırma Metodolojisi Kitabı, Syf: 113

***

Kuhn’a göre bilimsel teoriler birer paradigma (örnek sistem)dir. Yani birer karşılaştırma modelidirler. Biz bu modelleri olaylarla karşılaştırmak için kullanırız. Bu yüzden onların doğru ya da yanlışlığından söz edilemez. Onlar için söylenecek şey, “bu karşılaştırma modeli olaylarla karşılaştırmak için oldukça kullanışlı ya da yeterince kullanışlı değil” biçiminde olabilir.

Orhan Türkdoğan, Bilimsel Değerlendirme ve Araştırma Metodolojisi Kitabı, Syf: 113

***

Kuhn’a Göre Bilim Yapma Tarzları

Thomas Kuhn’a göre bilim iki şekilde gerçekleştirilebilir.

Ya bir paradigma veri kabul edilir ve normal bilim yapılır.

Ya da paradigma değiştirilmeye çalışılır ve devrimci bilim yapılır.

Normal bilim bilimsellikle ilgili görülen özelliklerin çoğunu gösterirken; devrimci bilim felsefe olma eğilimindedir.

Orhan Türkdoğan, Bilimsel Değerlendirme ve Araştırma Metodolojisi Kitabı, Syf: 114

***

“Feyerabend, “anarşik bilgi teorisi” adını verdiği görüşlerinde bilimin her zaman karşıt görüşlere ihtiyacı olduğu, karşıt görüş çoğalmasının bilginin ilerlemesi için elzem olduğu kanısındadır”

Orhan Türkdoğan, Bilimsel Değerlendirme ve Araştırma Metodolojisi Kitabı, Syf: 117

***

 

 

 

Aynı Anda Birden Fazla İş Yapmak Bir Efsanedir

Değerli okuyucu, bugün sizinle akademik hayatımda karşılaştığım önemli bir konunun bilimsel cevabını bulmanın verdiği mutluluğu paylaşmak istiyorum.

Yaklaşık 7 yıldır Üniversitede öğretim görevlisi olarak ders vermekteyim. ( Ki bu benim hayalimdi: Akademisyen olmak. Babam gibi )

Ders anlatırken birçok öğretim elemanının karşılaştığını düşündüğüm durumla ben de zaman zaman karşılaşırım.

Hevesli bir şekilde ders anlatırken, bir öğrenci ders haricinde başka bir işle meşgul olmaktadır. Genellikle cep telefonu ile facebook profilini kontrol etmek gibi.

Bu durumda öğrencilerimi uyardığımda aldığım cevap klasik ve klişedir ” Hocam ben hem sizi dinliyor hem de telefonuma bakıyorum”.

Ben de bu durumun çok mümkün olmadığını düşünürüm.

İnsan beyninin aynı anda yüksek dikkat isteyen iki konuya odaklanmasının mümkün olmadığını ifade ederdim.

Ancak bununla ilgili bilimsel bir cevap sunamazdım.

Bugün okuduğum bir kitapta bu konunun bilimsel cevabını buldum ve itiraf edeyim çok mutlu oldum.

Okuduğum kitap TED GİBİ KONUŞ adlı Carmine GALLO’nun kitabı.

Şimdi kitaptan ilgili bölümü buraya alıntılamak istiyorum.

***

“Washington Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde moleküler biyolog olan John Medina, “Aynı anda birden çok iş yapma, dikkatinizi vermeye gelince , bir efsanedir.” der. Medina beynin bir seviyede çoklu işlem yaptığını kabul eder – aynı zamanda konuşup yürüyebilirsiniz.

Ama beynin bir ders, konuşmaya ya da sunuma dikkatini vermesine gelince, birden çok eşit miktarda dikkat veremez. Açıkça söylersek araştırmalar çoklu işlem yapamadığımızı gösterir. Biyolojik olarak dikkat gerektiren girdileri aynı anda işleme yetimiz yoktur.

İzleyicimizden aynı anda hem sözlerimizi dinlemelerini hem de uzun bir powerpoint slaytını okumalarını isterken onlara olanaksız bir yük yüklemez miyiz? İkisini birden yapamazlar. ”

***

İşte birçok akademisyenin karşılaştığını düşündüğüm ve öğrencilerin son derece pratik şekilde “ben hem dersi dinliyor hem de e postalarıma bakıyorum” sözlerine bilim dünyasının cevabı: Kendini kandırma dostum. İkisine de eşit anlamda dikkat veremezsin. Ya dersi yeterince dikkatle dinlemiyorsun ya da e postalarına yeterince dikkati vermiyorsun.

Teşekkürler bilim dünyası.

Artık daha huzurluyum 🙂

Avrupalılar mı, Türkler mi daha Medeni? Küçük Bir Örnek…

Bugün Avrupa’daki mültecilere uygulanan insanlık dışı onlarca muameleden birine daha şahit olduk. Hollanda’da PSV taraftarı bazı insanlıktan nasibini almamış olan varlıklar düşkün, yardıma muhtaç, kendi ülkelerine sığınmış ( ölmemek ve hayatta kalmak için) göçmenlerin önüne bozuk para atıyor, göçmenlerin o paraları kapışmaları sırasında “oley” şeklinde iğrenç tezahüratını yapıyorlardı.
Olayla ilgili görüntülerin linkini üzülerek paylaşıyorum. Belki abarttığımı düşünenler olabilir diye.
https://www.youtube.com/watch?v=jWEsvclOZbQ
Sonrasında bizim ülkemizde elhamdulillah böyle olaylar yaşanmaz, bizim kültürümüz inancımız, değerlerimiz buna izin vermez diye düşündüm.
Ve medeniyetimizle her zaman olduğu gibi bir daha gurur duydum. Şükrettim.
Bizim ülkemizde böyle olayların yaşanmayacağına ilişkin inancımı destekleyen bir olayı aktarmak isterim.
Küçükken bir kurban bayramında kesilmek üzere alınan koyunu evimizin bahçesinde birkaç gün beslemiştik.
Kesileceği gün kesime giderken ben elimde otla hayvancağızı bir yerden bir yere götürüyordum, otu gösteriyordum ama yemesi için vermiyordum.
Allah kendisine hayırlı uzun ömürler versin, kıymetli babam beni uyardı :
” Evladım günahtır, hayvana otu gösterip gösterip çekme. Önüne koy yesin hayvancağız.”
Bu küçücük hadise bile elhamdulillah Avrupa ile bizim aramızdaki medeniyet farkına bir örnek olur diye düşünüyorum.
Bir tarafta bir hayvanı ot ile kandırmanın dahi günah olduğunu söyleyen Türk, diğer tarafta eğlence için önüne bozuk para atarak insanları kandıran ve bundan haz alan Avrupalı.
Hangisi daha medeni siz karar verin…
Allah’tan dileğim bizim bu güzel manevi değer ve hasletlerimizi bizden almasın.
Not: Bu arada videoda mültecilerle alay edenlere müdahale eden Avrupalıları PSV taraftarından ayırmak isterim. Aferin onlara ki insanlıktan nasipleri olduğunu göstermişler.

Ülkemizde Bulunan Mültecilere Kızan Kardeşlerime Küçük Bir Hatırlatma

Değerli kardeşlerim, ülkelerinde yaşanan savaş sebebi ile ülkelerinden zorla çıkarak ülkemize gelen mülteci kardeşlerimize kızmayalım.
Size küçük bir mülteci hikayesi anlatmak isterim.
Mevlana Celaleddin-i Rumi’yi hepimiz bizim bir değerimiz olarak kabul eder ve çok severiz değil mi ?
Bırakın bizim sevmemizi tüm dünya seviyor.
Hatta Unesco bu sevgisinden ötürü 2007 Yılı’nı “Dünya Mevlana Yılı” ilan etmişti.
Şimdi size çok kısaca Mevlana Celalaeddin’-i Rumi’nin hayat hikayesinden bir bölümü sunacağım.
“Orta Asya’da, Belh şehrinde 30 Eylül 1207 târihinde dünyâya gelen ve 16 Ekim 1273 târihinde Konya’da (-66 yaşındayken-) vefât eden Mevlâna Celâleddin Muhammed, hayatının büyük kısmını Anadolu’da geçirmiştir.
Bu sebepledir ki ona Rûmî (: Anadolu-lu) nisbeti verilmiştir.
Babası Bahâeddin Veled, aynı zamanda sultan’ül-ulemâ (bilginlerin sultanı) lakabıyla anılmaktaydı çünki o devrin felsefî ve teoloji ilimlerinde tanınmış bir kimseydi.
O sıralarda gittikçe şiddetlenen Moğol istîlası sebebiyle, ihtimâl ki 1212 veyâ 1213 yılında (-ki Mevlâna bu sıralarda beş yaşlarındaydı-) âilesiyle birlikte Belh’ten ayrılarak Suriye ve Hicaz’da bir süre kaldıktan sonra Anadolu’ya gelmiş ve Konya’ya yerleşmişlerdi. Bu sırada Anadolu’da, büyük bir Türk devleti olan Anadolu Selçukluları hüküm sürmekteydi.”
Bakınız, bizim kendisi ile övündüğümüz, tasavvuf dünyamızda büyük kapılar açan büyük mutasavvıf Mevlana Celaleddin’-i Rumi’nin bizim topraklarımızdan bir değer olarak çıkmasında kaderinde babasının Moğol zulmünden uzaklaşmak gayesi ile ülke topraklarımıza iltica etmesi de var.
Yani Mevlana Celaleddin-i Rumi’nin babası Bahaeddin Veled yaklaşık 800 yıl önce Moğol zulmünden uzaklaşmak için bu topraklara gelmiş, iltica etmiş.
O zaman Moğol belası varmış, şimdi Rusya, ABD, Esed belası var.
Yani belanın adı değişti ama şekli değişmedi.
Rabbim kimseyi vatanından uzak bırakmasın.
Demem o ki, kardeşlerim, ülkelerinden savaş sebebi ile göç etmek zorunda kalan, kadınlar, çocuklar, yaşlı insanlar ülkemize geldi diye onlara kızmayalım.
Onlar muhacirler ( hicret eden, göç eden) biz de bu durumda ensar ( Arapça yardım eden demek ) oluyoruz.
Onlar mülteci olmayı seçmediler.
Bizleri ensar olarak gördüler, yardım istediler.
-Allah kendisine hayırlı uzun ömürler versin- babacığımın çok güzel bir öğüdü var, aslında Peygamber efendimizin bir hadis-i şerifi, sıklıkla tekrarlar : “ Misafir rızkı ile gelirmiş” oğlum diye.
Bir de bir atasözümüzü tekrarlar, “Misafir on kısmeti ile gelirmiş, birini yer dokuzunu bırakırmış” diye.
Dolayısı ile onlara kızmayalım.
Türk milletinin şefkat ve merhametli yüzünü onlara gösterelim.
Eğer kızacaksak ( ki bence bu duruma kızmalıyız ) Rusya , İsrail, ABD, Esed gibi kendi çıkarları için aciz durumda, güçsüz, bu kirli savaşla ilgisi olmayan yüzbinlerce insanın kadın çocuk demeden katledilmesine sebep olan ve onların kanı üzerinden kendi kirli emellerini gerçekleştirmeye çalışan kan emici ülkeler ve liderlerine kızalım.
Dedim ya mülteci olmak bir tercih değil, bir dramın sonucu aslında…
Dua olarak da şunları eklemek isterim: “ Ya Rabbi mazlumları ( zulme uğrayanları ) himaye et, koru, onlara insaflı, vicdanlı ensar kardeşleri ile yardımını ulaştır. Zalimleri, eli masum insanların kanı ile kirlenmiş olanları da hem bu dünyada hem ahirette kahhar isminle perişan eyle. Amin.

Bir Emlak Tanıtımı ve Düşündürdükleri Üzerine

Bugün Düzce’de bulunan bir sitenin tanıtım sayfası ile facebook ortamında karşılaştım.
Meraktan nasıl tanıtım yapılmış diye baktım ve bir şok yaşadım.
Muhtemelen yeni mezun bir reklam ve tanıtım ile ilgili bir bölümden mezun bir kişiye yazdırıldığını düşündüğüm şu satırlarla karşılaştım.
Aynen aktarıyorum :
1. “Şık mutfak dolaplarınızı bütün komşularınız çok konuşacak.”
Ben mutfağı yemek yapılan ve isteğe göre yapılan yemeklerin yenildiği bir ortam olarak biliyordum.
Meğer yanılmışım.
Mutfak, dolapları ile konu komşuya hava atılan bir mekanmış. Hayret !
Bu metin gerçekten bize hitap ediyor mu? Bizi yansıtıyor mu ? Eğer bizi yansıtıyorsa biz ne ara bu kadar görgüsüz olduk?
Eğer reklam metnini yazan kişinin görgüsüzlüğü ise katlanabilirim belki ama eğer bu ilandaki satırlardan etkilenip bu daireleri almaya giden insanlar varsa ” yani şu siteden daire alalım, gelen misafirler mutfak dolaplarımızı günlerce konuşsun” diyorlarsa, bir bu kişileri acilen psikoloğa gönderelim ikincisi hemen eski milli ve manevi değerlerimize döneceğimiz yoğun bir eğitim sürecine geçelim.
2. “Membran kapaklı vestiyer daha kapıdan içeri girer girmez sizi yüklerinizden kurtaracak”.
Vestiyer benim bildiğim kadarı ile genellikle kapının yanında duran içerisine ayakkabı, palto ceket vb eşyalarımızı koyabildiğimiz bir mobilya, eşya.
Ama burada da yanılmışım sanırım.
Çünkü bu metinde öyle bir anlatılmış ki, zannedersin kapıdan girince vestiyer dile gelip “ Hoş geldiniz, gününüz nasıl geçti, verin elinizdekileri, sizi yüklerinizden kurtarayım” diyecek.
Yahu yok böyle bir dünya.
Vestiyer beni yüklerimden kurtarmayacak, sadece elimdeki eşyaları koyacağım masa, sandalye gibi bir ağaç mobilya ürünü.
Metni yazan arkadaşa nasıl gaz verdilerse arkadaş tanıtım işini abartıp bire beş katıp ürünün tanıtımını abartmış.
Reklam metin yazarlığı derslerini bir daha gözden geçirmemiz gerekecek sanırım.
Netice-i kelam bu inşaat firmasının satmak istediği konaklar hakkında hazırladığı site bana iki şeyi sorgulattı:
1. Tanıtım işi sadece abartmakla olmaz. Tanıtım ciddi iştir. Marka vaatlerini belirlerken abartıya kaçmamak önemlidir.
2. Modernizm, çağdaşlık, yeni yaşam tarzı gibi söylemlerle bize satılan şeylerin birçoğunda aslında bize sunulanın görgüsüzlük, insanları materyalleştirme çabaları olduğu gerçeği…

Güçlü – Zayıf Olmak ve Haklı – Haksız Olmak Üzerine

Okuduğum bir kitapta antik Yunan döneminde filozofların ülke yönetimi hakkında aralarındaki tartışmalara değinmişler.
Enteresan geldi.
Bundan 2300 küsur yıl önce de insanlığın yönetilme ile ilgili sorunları aynı imiş anlaşılan.
Alıntı aynen şöyle:
“Atina’da demokrasi ile felsefenin savaşta olduğu yıllarda Sofistler arasında iki düşünce çatışıyordu.
Bunlardan birine göre, insanlar doğuştan beri iyi ve eşittirler; toplumun kötü düzeni onları bozmakta, güçlüler güçsüzleri ezip, kanunlar güçlülerin elinde güçsüzlere karşı bir silah olmaktadır.
Öteki düşünceye göre ise , insanlar doğuştan ne iyi ne de eşittirler. Yalnız güçlü ve güçsüzler vardır, güçlünün güçsüzü yönetmesi, ezmesi tabiat gereğidir ve doğrudur, insan haklı olmaya değil kuvvetli olmaya bakmalıdır.
Bu iki düşünceden biri daha çok Atina öteki daha çok Sparta devletinden örnek alıyordu.
Biri daha çok halkçıların, öteki daha çok aristokratların ya da zenginlerin faydalandıkları görüşlerdir.”
Bu yazıyı okuyunca günümüzde de aynı görüşlerin aslen mevcut olduğunu gördüm.
Şimdi zalim devletlerin nasıl mazlumu ezdiğini daha iyi anlıyorum.
Zalimler için mazlumları ezmek gerçekten bu işin doğası, zalimlere göre önemli olan hak ve hukuk değil, güçlü olmak. öyle ya kuvvetli olunca zaten sen haklı oluyorsun.
Sonra yetiştirildiğim İslam medeniyetinin bu konularda ne kadar aydınlatıcı ve ilerici olduğunu düşündüm.
Çünkü İslam dininde ise güçlü olmak değil Hakk’a uygun davranmak önemli idi.
Haksız olan devletin idarecisi olsa haklı olan da gariban, sıradan maddi olarak gücü kuvveti olmayan bir kişi de olsa farketmezdi.
Önemli olan tarafların kim olduğu değil, Hakk’ın kimden yana olduğu idi.
Ne güzel.
Adalet önemli. Adalet olmadı mı aile hayatı da, iş hayatı da kamu hayatı da olmuyor azizim.

Hey gidi Devlet-i Aliye -i Osmaniyye… Ne yüce ahlak sahibi imişsiniz.

“Oğlum içimizde adam olmak, bu yüzden geçinmek ve feyz almak istersen, işine devam etmek, ustanın sözünden çıkmamak, onu hoşnut etmek, yalan söylememek, kimseye özür ve hile yapmamak, namâzına devam ve dinî vazifelerine dikkat ederek ticaretini yürütmek, gelen müşterilerin büyüklerine, ihtiyarlarına peder ve vâlide, gençlerine birâder ve hemşîre muâmelesi göstermek lazımdır. Seni göreyim oğlum”
Yukarıdaki satırlar Osmanlı loncalarında bir çocuk merasimle işe başlarken, kendisine lonca kethüdası tarafından bulunulan nasihat imiş.
Sanki bir babanın evladına nasihati gibi.
Ticaretten bahsediyor ama namaza devam dini vazifeyi aksatma diyor.
İşini yaparken hile karıştırma diyor.
Ustanın sözünden çıkma ki “usta – çırak” ilişkisi bozulmasın diyor.
Hey gidi Osmanlı, üzerinden asırlar geçmesine rağmen medeniyette 2016 dünyası senden geride.
Osmanlı ile ilgili öğrendiğim her yeni bilgide, hayretler içinde kalıyorum.
Ne büyük saadet böyle bir ecdadın torunları olabilmek.
Rabbim makamınızı ali eylesin ecdad, bizleri de sizlere layık torunlar kılsın. Amin.

Anne Sevginiz Kaç Ayar? Kaç Karat?

Başlık biraz tahrik edici ve manipülatif gözükebilir, hatta öyle de.
Ama bunlar benim savunduğum görüşler değil tabii ki.
Sadece bugün gelen bir reklam mesajının bana düşündürdükleri.
Telefonuma gelen mesajı aynen paylaşıyorum:
” Mağazamıza gel. Anneler gününde anneni ne kadar sevdiğini göster. ABC KUYUMCULUK”
O kadar rahatsız oldum ki bu mesajdan.
Zaten tüketiciye emir veren reklamlara ifrit olurum.
Şunu yap, çabuk ol, sakın zap yapma, benim ürünümü al, gel annene olan sevgini altın alarak göster gibi kaba saba mesajlar tepemi attırıyor.
İçimden “ Ey firmalar tüketici sizin yukarıdan aşağıya emir vereceğiniz köleler değil” diyesim geliyor, sonra bu düşüncemi içime atıp devam ediyorum.
Sonuçta çoğu böyle yapıyor hangi birine söyleyeyim?
Kapitalist ve materyalist sistemin bizi ne hale getirdiğine mi kızsam, yıllarımı verdiğim halkla ilişkiler disiplininin de bu gibi mesajların hazırlanmasına verdiği katkıya mı üzülsem, yitirdiğimiz değerlerimize mi üzülsem bilemedim.
Diyor ki bana ABC Kuyumculuk, anneni ne kadar seviyorsun?
Çok mu, o halde şimdi kalk yerinden, mağazamıza gel.
Kredi kartını tak pos makinesine ve annene olan sevginin kaç haneli karşılığı var görelim.
Desem ki “anneme olan sevgim sizin dükkanınızdaki altınların hepsinin maddi değerinden daha çok”
Ya da; “Bana bütün bu dükkandaki altınları vereceğini söyleseniz, annemin sevgisinin yanında bu çölde kum tanesi gibi kalır” desem acaba Çoklar Kuyumculuk satış personeli bana nasıl tepki verir?
Anneler günü, babalar günü gibi günlerin satış pazarlama alanında önemli bir araç olduklarını biliyoruz.
Çok şükür ki ailemizde böyle günlerde birbirimize sevgimizi anlatmak için hediye almıyoruz.
Hatta bugünlere özel “seni seviyorum” deme ihtiyacı da duymuyoruz.
Çünkü anne veya babama sevgimi göstermek için Mayıs ayının ikinci pazarını beklememe gerek yok.
Annemi, babamı geçen pazar da seviyordum, ondan önceki pazar da, 20 yıl önceki pazar da.
O yüzden bugünlere özel tekrar hatırlatmama gerek yok.
Ve ne mutlu ki, ne çok kıymetli babacığımın, ne de çok kıymetli anacığımın da biz evlatlarından böyle bir talebi yok.
Hatta acaba anacığım böyle bir günde bir hediye ile anılmak ister mi diye bir sefer kendisine sorduğumda “ Yok oğlum ne gereği var, bizi ne kadar sevdiğinizi biliyoruz, özel bir güne gerek yok” demişti kocaman yüreği ile.
Canım anacığım.
Demem o ki ABC kuyumculuk ve benzeri pırlanta, değerli eşya mağazaları, anacığım gibi bilinçli, materyalizmin tuzaklarına düşmemiş, tasarruf ve kanaatın zirvesini yaşamış, hayatlarında geçimlerini helal yoldan kazanmış, parayı zor kazanıp zor harcamış, sevdiklerine sevgisini materyal unsurlarla, beyaz eşya ile, altınla, pırlanta ile değil bilakis sevdiklerine verdikleri değer ve davranışlarla gösteren bir neslin çocuklarını bu reklamlarla etkileyemezsiniz.
Bence strateji değiştirin.
Bizlerin anne ve babasına duyduğu değer karatla, altın gramı veya ayarı ile ölçülmüyor.
Yani sizin anlayacağınız bizden size ekmek çıkmaz vesselam…