BEŞ SAAT KURALI

İş dünyasının başarılı liderlerinin haftanın 5 saatini iş harici kendi kişisel gelişimleri için harcadıklarına ilişkin bir bilgi elimizde bulunmaktadır.

Bu kurala da “beş saat kuralı” denmektedir.

Aşağıda bu konu ile ilgili kısa ve öz bilgilerin paylaşıldığı bir yazıyı bulabilirsiniz.

Yazıyı hazırlayan Oya Bengi’dir. Yazının gerçek yazarları ise Empact kurucu ortağı Michael Simmons ile Ian Chew ve Shizuka Ebata tarafından yazılmıştır.

Bill Gates, Warren Buffett ve Oprah Winfrey, hepsi 5-Saat Kuralı’nı uyguluyor / Bill Gates, Warren Buffett, and Oprah Winfrey All Use the 5-Hour Rule

İş dünyasının önde gelen liderleri, haftada beş saatini çoğunlukla bilinçli ve amaca yönelik öğrenme için harcıyor.

“Malcolm Gladwell Bizi Yanlış Anladı” başlıklı makalede, 10.000 – Saat Kuralı’nın peşine düşen araştırmacılar yanlış bilinen bir gerçeği açığa çıkardı: Dünya çapında en iyi olmak için, farklı çalışma alanları farklı miktarlarda bilinçli ve amaca yönelik sürekli bir performans gerektirmektedir.

Eğer 10.000 saat tüm çalışma alanlarında geçerli mutlak bir kural değilse, iş dünyasında dünya çapında en iyi olmak gerçekten ne kadar sürer?

Geçtiğimiz yıl boyunca, bilinçli ve amaca yönelik sürekli bir performans uygulama kuralını anlamak için, Elon Musk, Oprah Winfrey, Bill Gates, Warren Buffett ve Mark Zuckerberg dahil olmak üzere, büyük beğeni toplayan birçok iş dünyası liderinin kişisel geçmişlerini araştırdım.

Yaptığım araştırma akademik bir çalışma niteliği taşımasa da, gerçek şu ki, şaşırtıcı bir modeli ortaya çıkardı.

Bu liderlerin birçoğu, son derece yoğun olmalarına rağmen, tüm kariyerleri boyunca günde en az bir saatini (ya da haftada beş saatini) bilinçli ve amaca yönelik sürekli bir performans veya öğrenme olarak sınıflandırılabilecek etkinlikler için ayırmaktadır.

Bu olguyu beş-saat kuralı olarak adlandırıyorum.

En etkili liderlerin beş-saat kuralını uygulama yöntemi

Beş-saat kuralı, takip ettiğim liderler için genellikle üç aşamadan oluşmaktadır: okuma, tefekkür (derinlemesine ve dikkatli düşünme) ve deneyimleme

1. Okuma

Bir HBR makalesine göre, “Nike’ın kurucusu Phil Knight kendi kütüphanesine öylesine saygı gösterir ki bu yüzden içeri girerken ayakkabılarınızı çıkarmak ve başınızı eğerek selamlamak zorundasınız.”

Oprah Winfrey, pek çok başarısını kitaplara atfeder: “Kitaplar kişisel özgürlüğe erişim için yetki belgemdir.” Kitap okuma alışkanlığını kendi kitap kulübü aracılığıyla tüm dünya ile paylaşmaktadır.

Sadece bu ikisi değil. Diğer milyarder girişimcilerin olağanüstü okuma alışkanlıklarını göz önüne alalım:

Mark Cuban her gün üç saatten fazla okuyor.

Home Depot’un kurucularından Arthur Blank günde iki saat okuyor.

Milyarder girişimci David Rubenstein haftada altı kitap okuyor.

Kendi çabaları ile milyarder olan Cleveland Cavaliers’ın sahibi Dan Gilbert günde bir ya da iki saat okuyor.

2. Tefekkür

Diğer aşamada, beş- saat kuralı, tefekkür ve düşünme zamanı biçimindedir.

AOL CEO’su Tim Armstrong, kıdemli elemanlarından oluşan ekibine sadece düşünmek için haftada dört saat harcattırıyor. Jack Dorsey müdavim bir gezgin. LinkedIn CEO’su Jeff Weiner günde iki saatlik düşünme zamanı planlıyor. 250.000.000 $’lık şirket O2E Brands’in kurucusu Brian Scudamore haftada 10 saatini sadece düşünmek için harcıyor.

Reid Hoffman bir fikri enine boyuna düşünmek için yardıma ihtiyacı olduğunda arkadaşlarından birini arıyor: Peter Thiel, Max Levchin veya Elon Musk. Milyarder Ray Dalio bir hata yaptığında, onu şirketteki tüm çalışanlara açık bir sistemin içine kaydeder. Daha sonra, ekibi ile kök nedeni bulmak için program yapar. Milyarder girişimci Sara Blakely uzun süredir günlük tutmaktadır. Bir röportajında, başına gelen kötü olayları ve bunun sonucunda gelişen becerilerini kaydettiği 20’den fazla (kitapboyu) dizüstü bilgisayarı olduğunu paylaşmıştı.

3. Deneyimleme

Beş saat kuralı, son olarak, hızlı deneyimleme biçimindedir.

Ben Franklin, tüm yaşamı boyunca, faaliyetlerini aynı görüşteki kişilerle yöneterek ve kendi ahlaki standartlarına dayanarak, deneyimleme için zaman ayırmıştır. İyi bilindiği gibi, Google, çalışanlarının çalışma sürelerinin yüzde 20’sinde yeni projeleri deneyimlelerine izin vermektedir. Facebook, mühendislerinin kendi ekiplerinden ayrılarak seçtikleri bir yan projede çalışmalarına izin veren bir firma-içi yaklaşım olan, Hack-a-Month’u uygulayarak deneyimlemeyi teşvik etmektedir.

Deneyimlemenin en mükemmel örneği Thomas Edison olabilir. Bir dahi olmasına rağmen, Edison yeni buluşlara tevazu ile yaklaşmıştı. O her türlü olası çözümü belirleyecek ve daha sonra sistematik olarak bunların her birini test edecekti. Onun biyografini yazan yazarlardan birine göre, “Zamanının teorilerini anlamış olmasına rağmen, bilinmeyen problemlerin çözümünde onları işe yaramaz buluyordu.”

O bu yaklaşımı öyle abartmıştı ki, rakibi, Nikola Tesla, deneme-yanılma yaklaşımı hakkında şunu söylemek zorunda kalmıştı: “Eğer [Edison] samanlıkta bir iğne bulmak zorunda olsaydı, onun en yüksek ihtimalle nerede olduğuna yönelik durmaksızın akıl yürütecekti. Aradığı nesneyi buluncaya kadar, her bir samanı tek tek incelemek için telaşlı bir arı titizliği ile hemen işe koyulacaktı. “

Beş -saat kuralının gücü: gelişme hızı

İş dünyasında beş- saat kuralını uygulayan insanların bir avantajı var. Bilinçli ve amaca yönelik sürekli bir performans fikri, genellikle, çok çalışma ile karıştırılır. Ayrıca, çoğu profesyonel gelişmeye değil üretkenlik ve verimlilik üzerine odaklanır. Sonuç olarak, haftada sadece beş saat bilinçli ve amaca yönelik öğrenme sizi farklı kılabilir.

Milyarder girişimci, Marc Andreessen son röportajında gelişme hızı hakkında etkili bir biçimde konuştu. “22 yaşında şirket kurucusu olma modelinin /efsanesinin tamamen abartıldığını düşünüyorum … Sanırım, beceri edinimi, kelimenin tam anlamıyla becerileri ve neyin nasıl yapıldığını öğrenme ve geliştirme, kesinlikle önemli ölçüde hafife alındı. Havuza balıklama atlayanların gerçekte boğuluyor olmasından dolayı, insanlar bilinmeyen bir havuza aniden ve hazırlıksız atlanmasına, açıkça, gereğinden fazla değer veriyor. Mark Zuckerberg hakkında bu kadar çok hikaye olmasının sebebi de bu. Çok fazla Mark Zuckerberg yok. Çoğu hala havuzda, yüzü aşağıya bakacak şekilde suyun üzerinde duruyor. Bu nedenle, beceri kazanmak birçoğumuz için iyi bir fikir.”

Daha sonra röportajında şunları ekliyor, “Gerçekten çok iyi CEO’lar, eğer onlarla vakit geçirseydiniz — bunun bugün Mark [Zuckerberg] için ya da günümüzdeki veya geçmişteki herhangi bir ünlü CEO için geçerli olduğunu görecektiniz– bir şirketin işletilmesine yönelik gerçekten ansiklopedik bir bilgi seviyesine sahiptir, ve bunların hepsini 20’li yaşlarınızın ilk yıllarında idrak etmeniz gerçekten çok zordur. Çoğu insan için daha mantıklı yol, beş ila 10 yılı beceri kazanmak üzere geçirmektir.”

Beş –saat kuralını egzersiz yapma ile aynı şekilde değerlendirmemiz gerekir

Sürdürülebilir ve başarılı bir kariyere sahip olmak için, “Hayat boyu öğrenme yararlıdır” klişesinin ötesine geçip, normal bir insan için gerekli olan günlük minimum öğrenme miktarı hakkında daha derinlemesine düşünmeliyiz.

Fiziksel olarak sağlıklı bir yaşam sürdürmemiz için tavsiye edilen günlük minimum vitamin dozu, adım sayısı ve aerobik egzersizleri olduğu gibi, sağlıklı bir yaşamı verimli bir şekilde sürdürmek için, bizler, bir bilgi toplumu olarak, bilinçli ve amaca yönelik öğrenmenin minimum miktarına yönelik düşünme şeklimizde daha titiz olmalıyız.

Bilgi ve beceri kazanmamanın uzun vadeli etkileri, sağlıklı bir yaşam tarzına sahip olmamanın uzun vadeli etkileri kadar sinsidir. AT & T’nin CEO’su bu konuyu New York Times’a verdiği bir röportajda şöyle açıklar; haftada en az beş ila 10 saatini çevrimiçi öğrenmeye harcamayanlar “teknolojik olarak kendilerini bertaraf edeceklerdir.”

– Bu makale, Empact kurucu ortağı Michael Simmons ile Ian Chew ve Shizuka Ebata tarafından yazılmıştır.

Yazının orjinal linki aşağıdaki gibidir:

Öğrenmeyi ve Hatırlamayı Kolaylaştıran Yöntem: Feynman Tekniği

Öğrenme ve hatırlama üzerinde sosyal medya hesaplarımdan takip ettiğim “matematiksel.org” adlı sayfada çok faydalı bir paylaşım gördüm.

Burada da sizinle paylaşmayı arzu ediyorum.

Alıntı yaptığım linke buradan ulaşılabilir:

İstifade olunması dileği ile iyi okumalar…

 

“Bir şeyi 6 yaşında bir çocuğa anlatamıyorsanız, siz de anlamamışsınız demektir” – Einstein

İki tip bilgi vardır. Bir şeyin adını bilmeye yönelik olan bilgi ve o şeyi bilmeyi temel alan bilgi. Nobel ödüllü fizikçi Richard Feynman aralarındaki farkı şu çarpıcı anekdotta anlatır:

“Şu kuşu görüyor musun? Bu bir kahverengi gerdanlı ardıç kuşu, ona Almanya’da halzenfugel ve Çin’de ise chung ling deniyor. Ona verilen tüm bu adları bilsen bile yine de bu kuş hakkında hiçbir şey bilmiyor olursun. Bildiğin sadece insanlar hakkında bir şey olur, yani kuşa ne ad verdikleri. Şimdi bu kuş ötüyor, yavrularına uçmayı öğretiyor ve yazın ülkenin bir ucundan diğer ucuna kilometrelerce uçuyor ve kimse yolunu nasıl bulduğunu bilmiyor.”

Buradan da anlayabileceğiniz gibi bir şeyin adını/tanımını bilmek onu anladığınız anlamına gelmez hiçbir zaman. Bir fikri gerçekten anlıyor musunuz yoksa bu fikrin tanımını biliyorsunuz, bunu sınamanın bir yolu var. Buna Feynman Tekniği deniyor.

Sizler de Feynman Tekniğini,

1. Gerçekten anlamadığınız konuları/fikirleri anlamak için
2. Anladığınız fakat sınavlarda unuttuğunuz konuları/fikirleri hatırlamak için
3. Sınav öncesi etkili bir çalışma yöntemi olarak kullanabilirsiniz. Bu yöntemi kullanarak bir fikri uzun yıllar hatırınızdan çıkmayacak şekilde, kısa sürede derinlemesine kavrayabileceksiniz.

Feynman Tekniğine şimdi bir göz atalım:

1. Adım: Konuyu Belirleyin
Boş bir kağıt alın. Öğrenmek istediğiniz konunun başlığını kağıdın en üstüne yazın.

2. Adım: Konuyu Bilmeyen Birine Anlatır gibi Anlatın
Kağıdın geri kalanına konuyu hiç bilmeyen birine anlatıyormuşçasına, mümkün olduğunca karmaşık ifadeler kullanmaktan kaçınarak öğrendiklerinizi yazın. Bir çocuğun bile anlayabileceği kadar basit bir dil kullandığınızda kendinizi de konuyu daha derin bir seviyede anlamaya ve konular arasındaki ilişki ve bağlantıları basitleştirmeye zorlamış olursunuz. Aynı zamanda yazdığınızı sesli olarak tekrar etmek çok daha etkili olacaktır.

3. Adım: Takıldığınız Noktada, Kaynağa Geri Dönün
2. adımda hatırlamakta ya da anlatmakta zorlandığınız yerler olduğunu fark ettiğinizde konu hakkında çalıştığınız kaynaklara geri dönün. Öğrendiklerinizi kağıda aktarabilecek hâle gelinceye kadar tekrar tekrar okuyun ve çalışın. Sözgelimi biyolojiden yazılınız var ve evrimi basit cümlelerle açıklamakta zorlanıyorsunuz. Biyoloji kitabınızı açın ve evrimle ilgili kısmı yeniden okuyun. Şimdi kitabı kapatın ve yeni bir boş kağıt alarak öğrenmiş olduklarınızı yazın. Bu aşamayı sorunsuzca hâlletiyseniz, asıl çalışma kağıdınıza dönerek çalışmaya devam edebilirsiniz.

4. Adım: Basitleştirin ve Benzerlikler Kurun
Artık kağıda döktüklerimizi gözden geçirebiliriz. Einstein’ın “Bir şeyi 6 yaşında bir çocuğa anlatamıyorsanız, siz de anlamamışsınız demektir” sözünden de anlayabileceğimiz gibi karmaşık bir jargon kullanıp kafa karıştırıcı açıklamalar yapmak yerine, dilimizi basitleştirmek ve benzerlikler kurmak anlamayı kolaylaştıracaktır. Opsiyonel olarak: 6 yaşında birini bulup, öğrendiklerinizi ona anlatmayı deneyin. Sorunsuz bir şekilde anlıyorsa, siz de gerçekten anlamışsınız demektir.

Bu harika yöntem yalnızca öğrenmeyi ve hatırlamayı kolaylaştırmakla kalmıyor, aynı zamanda farklı düşünme şekillerine pencere açarak fikirleri baştan aşağı yeniden inşa etmemizi sağlıyor. Fikir ve konuları daha derinden anlamamızı kolaylaştırıyor. Hepsinden önemlisi, sorunlara bu şekilde yaklaşarak, ne konuştukları hakkında en küçük bir fikri bile olmayanları anlamamızı sağlıyor.

Kaynaklar:
https://www.farnamstreetblog.com/2015/01/richard-feynman-knowing-something/
https://www.farnamstreetblog.com/2012/04/learn-anything-faster-with-the-feynman-technique/
https://www.scotthyoung.com/learnonsteroids/grab/TranscriptFeynman.pdf

Bu yazıda referans olarak www.garajimdakiejder.com ‘da yayınlanan aynı adlı yazı kullanılmıştır.

Bilimsel Değerlendirme ve Araştırma Metodolojisi Kitabı’ndan Aklımda Kalanlar

Değerli Okuyucu,

Bu yazıda sizinle kıymetli Prof. Dr. Cengiz ANIK hocamızın sosyal medya ortamında tavsiye etmiş olduğu bir kitaptan aklımda kalanları paylaşmak istiyorum.

Kitabın ismi ve yazarını da paylaşayım, arzu eden arkadaşlar ulaşıp orjinalinden çok daha kapsamlı bilgi edinebilsinler diye.

Kitabın ismi ” Bilimsel Değerlendirme ve Araştırma Metodolojisi”, yazarı Prof. Dr. Orhan TÜRKDOĞAN.

Bilim felsefesi konusunda çok önemli bir eser.

Konu ile ilgilenenlere şiddetle tavsiye ederim.

Buradan sonra kitaptan not aldığım bölümleri sizinle paylaşıyorum.

İstifadenize sunarım.

***

” Sosyal araştırma ders kitaplarında “bilginin batılılaşması” tezi bir çok aydın çevreler arasında sarsılmaz bir kural olarak benimsenmiş, eleştirmensiz ve yorumsuz bir taklitçilik metodoloji alanında da kültür ve düşünce hayatımızı istila etmiştir. Bu görüşün felsefenin sonucu olarak batının dünya görüşü ve değerler sisteminin ürünü olan modeller, araştırma yöntemleri – aynı şartları yaşıyormuşcasına- ülkemiz sosyal şartlarına adapte edilmeksizin aktarılmıştır. Oysa günümüzde tek bir gerçeğin olamayışı, gerçeğin araştırmacının kognisyonları, zihni eylem biçimleri, hatta içinde yaşadığı sosyal yapı ve sınıf kuruluşu ile bağlantılı olarak değerlendirilebileceği hususu düşünülmemiştir. Bu yüzden bir çok araştırmalarımız batı modellerinin ozalitleri olmak özelliğini taşımış, sosyal yapının dinamikleri olduğu gibi yansıtılamamıştır.”

Orhan Türkdoğan, Bilimsel Değerlendirme ve Araştırma Metodolojisi Kitabı, Syf: 10

***

Sosyal Bilimlerde Tarafsızlık Üzerine

“Bilimde tarafsızlık ilkesini etkileyen bir unsur da bilimin özelliğidir. Fizik ve matematik bilimlere nazaran sosyal bilimler karşısındaki tarafsızlık durumumuz farklıdır. Çünkü toplum ve insanı konu alan sosyal bilimlerde değer yargılarından uzaklaşmak, dolayısıyla tarafsızlığımızı korumak son derece güçleşir.”

Orhan Türkdoğan, Bilimsel Değerlendirme ve Araştırma Metodolojisi Kitabı, Syf: 16

***

Gazzali’nin Bilginin Kesinliği Üzerine Görüşü

“Bilimin özelliği olarak tarafsızlık peşin yargılardan uzak gerçeği aramaktır. Bunu Gazzali şöyle açıklıyordu:
“İlkin kendi kendime dedim ki benim amacım işlerin hakikatlerini anlamak ve bilmektir. O halde ilkin bilgi nedir? Bunun hakikatini araştırmak gerekir.

İkinci olarak anladım ki, kesin derecesine varan bilgilerde bilinen şeyin asla şüphe götürmeyecek biçimde anlaşılması gerekir.

Sonra anladım ki, bu tarzda bilmediğim, bu suretle kesinlik duymadığım her bilgi güvenilir değildir, hatadan emin olamaz.

Hatadan emin olmayan bilgi de kesinlik ifade etmez”

Orhan Türkdoğan, Bilimsel Değerlendirme ve Araştırma Metodolojisi Kitabı, Syf: 17

***

Anti – Bilim Anlayışı Üzerine

“Anti – bilim anlayışı batı uygarlığının iki özelliği nedeniyle ortaya çıkmış bulunuyor. Bir yandan bilimsel yöntemin evreni anlama ve kavramanın tek geçerli yol olduğu inancı; öte yandan da bu bilimin elde ettiği sonuçların aç gözlü bir teknolojiyle, daha çok kapitalist karın hizmetinde, uygulanmasının gayet uygun olduğu düşüncesidir.”

Orhan Türkdoğan, Bilimsel Değerlendirme ve Araştırma Metodolojisi Kitabı, Syf: 34

***

Kopernik Hakkında Beni Şaşırtan Bir Bilgi:

“Gök cisimlerinin hareketine ait Kopernik’in tasvir ettiği yeni sistem, “bu cisimlerin hareketlerinin akli ve dinamik bir açıklaması”ndan çıkmış değildir.

Kopernik bu buluşu sanat ve Tanrı’dan “en mükemmel eğri… dairedir” diyen klasik estetikten ve Tanrı’nın evrende gök cisimlerinin en mükemmel şekilde hareket etmesi gerekir diyen dini inançtan çıkarmıştır.

Kopernik, hatalı olarak, “gök cisimlerinin ancak mükemmel daireler çizerek hareket edebileceğine inanmıştı.”

Orhan Türkdoğan, Bilimsel Değerlendirme ve Araştırma Metodolojisi Kitabı, Syf: 3

***

Bilim ve Değerler İlişkisi Üzerine

“Bilim bütün özellikleriyle başlangıçta manevi temellere, değer yargılarına ve kültürel unsurlara dayanarak gelişmiş, sonraları her alanda olduğu gibi sekülarizasyona maruz kalmıştır.

Bu gelişimin bir sonucu olarak “bilim bilim içindir” diyebileceğimiz bir bilimcilik ( scientism ) anlayışına yönelme başlamıştır. Hatta daha da ileri gidilerek bilimin en sütün değer haline dönüştüğüne tanık olmaktayız.”

Orhan Türkdoğan, Bilimsel Değerlendirme ve Araştırma Metodolojisi Kitabı, Syf: 31

***

Hristiyanlık ve Bilim Çatışması Üzerine

” Ortaçağ boyunca Hrsitiyanlık Aristo mantığının hakimiyeti altında özgür düşüncenin karşısına çıkmış, kilise babaları yoluyla yeni gelişmeleri durdurmaya çalışmıştır.

Hristiyanlığın yapısındaki çelişkilerle aklın gerçekleri arasında büyük zıtlaşmalar ortaya çıkmıştır.

Bu bakımdan bilim ve din çatışması bizzat hristiyanlığın dogmalarından kaynaklanmıştır.

Yeni Çağ aynı zamanda Rönesans – yeni bilimin doğuşudur – Hristiyanlığın taassubuna karşı aklın ve bilimin zaferidir.”

Orhan Türkdoğan, Bilimsel Değerlendirme ve Araştırma Metodolojisi Kitabı, Syf: 34

***

Thomas Kuhn’un Paradigma Tanımlarından Biri:

“Paradigma, birbirleriyle yarışan farklı bilimsel yaklaşımlar veya düşünsel çerçevedir. Kuhn, paradigmanın iki ayrı anlamı olduğu kanısındadır. Bir yanda, terim belli bir topluluğun üyeleri tarafından paylaşılan inançların, değerlerin, tekniklerin bütününü teşkil etmektedir. Öte yandan da bu bütünün içinde bir tek tür unsur söz konusudur. Model yahut örnek olarak kullanılan ve gerektiği vakit olağan bilimdeki bütün diğer bulmacaların çözümlenme temeli olarak. Kesin kuralların yerine kullanılabilen somut bilmece çözümleri ( Kuhn, Bilimsel Devrimlerin Yapısı, s. 1962 )”

Orhan Türkdoğan, Bilimsel Değerlendirme ve Araştırma Metodolojisi Kitabı, Syf: 25

***

Din – Bilim İlişkisi Üzerine 2

“Hiçbir bilimsel çabayı, içinde boy attığı yerleşik dünya görüşünden, bu dünya görüşünü meydana getiren inançlardan, çeşitli etkenler altında kültüre mal olmuş ideolojilerden bağımsız düşünemeyiz. Ve her kültürün her dünya görüşünün temelinde yatan belirleyici etken de doğru veya yanlış, hak veya batıl, ilahi veya hümanist, sahih veya bozulmuş karakterli olan dindir.”

Orhan Türkdoğan, Bilimsel Değerlendirme ve Araştırma Metodolojisi Kitabı, Syf: 44

***

Gözlemden ( Ölçümden ) Bağımsız Olay Olamaz

“Bir görüşe göre gözlemci ve deneyci gözlediği, ölçtüğü olayların ayrılmaz bir parçasıdır. Bu yüzden ölçümden, gözlemden bağımsız bir olay söz konusu değildir. Olayı etkilemeden, değiştirmeden, yeni bir oluşum şeklinde yeniden ortaya çıkarmadan gözlem ve ölçüme olanak yoktur. Bu görüşe “gözlemden ( ölçümden ) bağımsız olay olamaz” önerisi denilir.”

Orhan Türkdoğan, Bilimsel Değerlendirme ve Araştırma Metodolojisi Kitabı, Syf:47

***

“Sosyal bilimlerde hatta tabiat bilimlerinde gözlemden bağımsız olay düşünülemez. Bu görüş “olaylar gözleyenden, ölçümden bağımsızdır” tarzındaki eski geleneksel anlayışa karşıttır.”

Orhan Türkdoğan, Bilimsel Değerlendirme ve Araştırma Metodolojisi Kitabı, Syf: 47

***

Batının Bilime Bakışına Yönelik Bir Eleştiri

“Batı, bilimsel gelişimde idrak yanılmasına düşmüştür. Böylece araç ve amaçlar tersine dönmüştür. Bilim ve teknoloji artık çevrenin malı değildir, insanın hizmetinde hiç değildir. Tam tersine insan ve yaşadığı çevre bilim ve tekniği yutan ve kendi başına gelişen yönsüz güçlerin isteklerine terk edilmiştir. İşte Batı değer ve normları bilimi bu açmaza sürüklemiştir.

Büyük biyoloji uzmanı Joseph Needham, 1969’da şunları yazmıştı:

Sadece Avrupalıların görüş açıları ile ele alındıkları sürece dünyanın problemlerinin hiçbir zaman çözülemeyeceğini düşünmemiz için ciddi sebepler vardır”.

Orhan Türkdoğan, Bilimsel Değerlendirme ve Araştırma Metodolojisi Kitabı, Syf: 49

***

Parçadan Bütüne Gitme veya Bütünden Parçaya Gitme Üzerine

Demokrit, Descartes ve Newton’dan beri süren çözümleme yönteminde bütünü parçalara ayırarak açıklamak amacı güdülmekte idi. Batı bilim ve felsefe dünyasında binlerce yıldan beri bu yöntem kullanılmıştır. Batı düşüncesi bir bütünü parçalarına ayırdıktan sonra gerçeğe varılacağına inanmıştı.

Oysa Kuvantum teorisi göstermiştir ki küçüğe, parçacıklar dünyasına gidildikçe hem bir belirsizlik artmakta hem de karşılıklı ilişkiler güç kazanmaktadır. Böylece uygarlığa büyük katkısı olan çözümleme yöntemi önemli bir yara almaktadır.

Yeni paradigmada ( sistemler yaklaşımında ) ise tamamiyle ters yönde bir yaklaşım söz konusudur. Buna göre parçaların nitelikleri ancak bütün devingen ( hareketli ) niteliğiyle incelendiğinde anlaşılabilir.

Yapıya dayanan düşüncenin yerini kuantum teorisiyle sürece dayanan düşünce almıştır. Sistemler düşüncesi süreç düşüncesidir.

İşte Guenon, Descartes’tenberi sürüp gelen çözümleme yönteminin Batıya özgü geleneksel zihniyetten kopuk maddeci bir yapıyı ortaya koyduğuna işaret ederek Doğu’da yaşayan geleneksel düşünce biçimini belirtiyordu” .

Orhan Türkdoğan, Bilimsel Değerlendirme ve Araştırma Metodolojisi Kitabı, Syf: 53

***

İslamiyet Din – Bilim Karşıtlığını Yaşamamıştır

“Kültür ve uyggarlığın yayılması her şeyden önce o çevreyi yöneten dini sistemlerin yumuşak ve sert yapılarıyla yakından ilgilidir. İslamiyet “ilim Çin’de de olsa bile aramayı” öngören evrensel bir din olması nedeniyle yayılma alanındaki bilim odak noktalarıyla hızlı bir biçimde temasa girmiştir.

Bu yüzden müslümanlar tarihin hiçbir döneminde ne bilim – din çatışması diyebileceğimiz mücadelelere ne de bilim adamlarının engizisyonu türünde işkencelere yönelmişlerdir.

Batıda rastlanan bu kanlı olaylar nedeniyle çoğu kez bilim adamlarının işkenceden kaçarak İslam ülkelerine, üniversite kentlerine sığındıklarına tanık olmaktayız.

Bu da kişisel temaslar sonucu doğu – batı kültürünün buluşmasına zemin hazırlamıştır.”

Orhan Türkdoğan, Bilimsel Değerlendirme ve Araştırma Metodolojisi Kitabı, Syf: 63

***

Sahi Bilim Ne İçin Yapılır?

“Bilim bir ve bölünmezdir.

Değişiklikler temelde sosyolojiktir, yani bilimi neden yaptığımıza bağlıdır.

Bilim tüm insanların ortak kazancı için mi yoksa endüstri işletmelerinin özel karı için mi ya da modern savaşın gaddar biçimlerinin gelişmesi için mi?

Tek kelimeyle söylemek gerekirse güdülerdeki farklılıklardır…”

Orhan Türkdoğan, Bilimsel Değerlendirme ve Araştırma Metodolojisi Kitabı, Syf: 58

***

Bilim ve Gelişmişlik Arasındaki İlişki

“Bilim, tabiata ( doğaya ) hakim olmamızı sağlar. Hatta, bu düşüncemize bir açıklık getirmek gerekirse şöyle bir örnek verebiliriz.
Günümüzde az gelişmiş ülkelerle gelişmiş ülkeler arasındaki belli başlı fark bilimi etkin bir biçimde kullanma gücüne bağlıdır.
Bugün ilerlemiş hiçbir ülke gösterilemez ki bilimde geri kalmış olsun.
Aynı şekilde hiçbir geri kalmış ülke gösterilemez ki bilimde ileri gitmiş olsun. İlerlemenin gücü bilimi kullanma, üretme yeteneğimizle orantılı olarak artmaktadır.”

Orhan Türkdoğan, Bilimsel Değerlendirme ve Araştırma Metodolojisi Kitabı, Syf: 14

***

Ziauddin Sardar’ın Bilimsel Yöntem Üzerine Eleştirisi

“a) Bilimsel yöntem her ne kadar kavramsal olarak tarafsızdır deniyorsa da, her şeyden önce, belli dil kategorileri, zihni tavırlar ve gözlemcilerin istekleri tarafından yapılanmıştır.

  1. b) Bu kategoriler, yapılan deneyleri, hatta gerçekliğin yasaları olarak bilinen ifadeleri kendi biçimine uygun olarak birleştirir. Ve sonuçta farklı zamanlarda farklı araştırma gruplarının eğilim ve değerlerini yansıtırlar.
  2. c) Bilimsel yöntemle insan, gerçekle artık yoruma gerek bırakmayan açıklıkta karşı karşıya gelmez. Aksine bir kavramsal şema ( Kant ) , ideoloji ( Marx ), dil -oyun ( Wittgenstein ) yahut da paradigma ( Khun ) tarafından biçimlendirilmiş bir aracı vasıtalarıyla karşı karşıya gelir.

Şu halde başka toplumların algıları, kavramları, ideolojileri, dilleri ve paradigmaları tarafından şekillendirilmiş olan Batılı bilgi disiplinlerine islami ruhu üflemek hangi amaca hizmet eder? Bu bilginin islamlaştırılması mıdır? Yoksa İslamın Batılılaştırılması mıdır?

Orhan Türkdoğan, Bilimsel Değerlendirme ve Araştırma Metodolojisi Kitabı, Syf: 48

***

Bilimde Mutlak Gerçeklik Olur Mu Sorusuna Net Bir Cevap

“Doğu ile Batı arasındaki bilgi anlayışında beliren tutuculuk bir yana bırakılırsa, bilimle değer arasında önemli yakınlıkların bulunduğu gerçeği unutulmamalıdır.

Bu da “mutlak gerçek” ” gerçeğin biricikliği” tarzındaki mantıkçı pozitivist akımın günümüzdeki kalıntılarının önemli bir darbe aldığını bize gösterebilir.

O halde “teknik aletlerimiz ne kadar gelişmiş olursa olsun bilim adamının veya gözlemi yapanın dışında bir gerçek olduğunu kabullenmek mümkün değildir…”

Orhan Türkdoğan, Bilimsel Değerlendirme ve Araştırma Metodolojisi Kitabı, Syf: 12

***

Einstein’ın Gözünden Bilimde Gerçeklik Üzerine

“Albert Einstein şöyle diyordu:

Algılayan bir kimseden bağımsız bir dış evrene inanma, bütün tabiat bilimlerinin temelini oluşturur. Bununla beraber yalnızca duygular yoluyla algı, bu dış evrenden dolaylı bir şekilde bilgi sağladığından biz fiziki gerçeği ancak tartışmalı ( akli ) yollarla kavrayabiliriz.

Bunun sonucu olarak da fiziki gerçek hakkındaki bilgilerimiz asla nihai olamaz”

Orhan Türkdoğan, Bilimsel Değerlendirme ve Araştırma Metodolojisi Kitabı, Syf: 83

***

Hans Reinbach Bilimsel Felsefe’nin Doğuşu Eserinden Alıntı:

” Bilimsel sonuçlara gereğinden fazla güvenilirlik tanımak felsefecilere özgü bir yanılgı değildir. Bu yanılgı Galileo’dan günümüze değin uzanan ve bilimin gelişmesine sahne olan modern dünyanın belirgin ve yaygın bir özelliğidir.

Bilimin tüm sorunlara çözüm getireceği inancı o denli yaygındır ki, bilim günümüzde, daha önceleri dinin karşılaştığı sosyal bir işlevle, kişilere ve topluma kesin güvenlik sağlama işleviyle yüklü hale gelmiştir.

Denilebilir ki, bilime beslenen inanç, Tanrı’ya olan inancın yerini almıştır.”

Orhan Türkdoğan, Bilimsel Değerlendirme ve Araştırma Metodolojisi Kitabı, Syf: 93

***

“Günümüzde hiçbir kimsenin bilimin gerçekliğini inkar edecek bir sapmaya yöneleceği düşünülemez.

Ancak, bilimciliği merkeze alarak, onun ötesinde gerçek tanımayan bir zihniyete yönelik eleştirilerin bulunabileceğini unutmamak gerekir.

Rene Guenon’un da belirttiği gibi ” şu noktayı açıklığa kavuşturmam gerekiyor. Ben bilimin başarılarını inkar etmiyorum, inkar etmek aptalca bir şey olur.

Benim şiddetle eleştirdiğim tutum tek özelliği, insanların karşılaştıkları tüm sorulara cevap verecek tek bilgi kaynağının, mutlak ölçünün bilim olduğuna inanmak ve buna inandırmaktan ibaret olan tutumdur”

Orhan Türkdoğan, Bilimsel Değerlendirme ve Araştırma Metodolojisi Kitabı, Syf: 94

***

Akıl Mı? Deney Mi? İkilemi Üzerine

Viyana çevresi veya yeni Pozitivistlerin Türkiye’de önde gelen temsilcilerinden biri kuşkusuz Nusret Hızır’dır. Bir yazısında Hızır, ” akıl mı deney mi?” ikilemini ortaya atarken şöyle diyordu:

Hakikat ne merkezdedir? Bir kere deneysiz bilim olmaz ( tabii matematik bilimlerden söz etmiyoruz, şimdi bilimden gerçeğin bilimini anlıyoruz).

Gerçek ise fenomen, olay demektir. Fenomenlerin kanunlarını istediğimiz kadar düşünelim, ince düşünelim, matematik düşünelim, salt düşünce ile bulmamıza imkan yoktur. Fenomeni görmeli, yahut laboratuvarlarımızda, bildiğimiz koşullarda fenomenleri meydana getirmeli, onları gözlemeliyiz ki, onların nasıl olduklarını anlayabilelim.

Fakat bununla iş bitmez. İstediğimiz kadar gözlem, deneyim yapalım, bu gözlemlerin, deneyimlerin verilerini zihnin kavrayabildiği bir akıl sistemi ile tutarlı bir şekilde toplayamazsak, bilim kurmuş olmayız.

Demek ki, deneysiz bilim olmadığı gibi, toplayıcı akılsız da bilim olmaz.”

Orhan Türkdoğan, Bilimsel Değerlendirme ve Araştırma Metodolojisi Kitabı, Syf: 99

***

Dilthey’e Göre, biz tabiatı/ doğayı, toplumsal – tarihsel yönde oluşan kendi bilincimizin ürünleri olan tekrar, süreklilik, zorunluluk, nedensellik gibi tasarımlar ( Kant’ın akıl kategorileri adını verdiği şeyler ) altında tanırız. Yani yaptığımız tabiatı bilincimizin olanaklarına göre tanımaya çalışmaktır. Böyle olunca, biz tabiatı kendiliği içinde değil, bize göreliği içinde tanırız.

Dilthey’e göre:
1. Özne (suje) tarihin bir ürünü, pratik sosyal bir şeydir.
2. Biz tabiata bile, başkalarıyla olan ilişkilerimizin bütünlüğünden yani toplumsal yaşamdan kalkarak yönelebiliriz.

Orhan Türkdoğan, Bilimsel Değerlendirme ve Araştırma Metodolojisi Kitabı, Syf: 103

***

“Şüphesiz bilimsel teorilerin olgularla uygunluk içinde olmaları, olgular tarafından doğrulanabilmeleri de gerekir. Fakat bir teorinin bilimsel olma niteliği kazanabilmesi için, bu teorinin mevcut veya mümkün bir olgu tarafından yanlışlanmaya açık olması – Popper’ın deyimiyle- potansiyel olarak yanlışlanabilir olması gerekir.”

Orhan Türkdoğan, Bilimsel Değerlendirme ve Araştırma Metodolojisi Kitabı, Syf: 107

***

Popper ve Tümevarım Mantığı Eleştirisi Üzerine

“Görülüyor ki, doğrulanabilirlik kavramının temelinde belli sayıda test edilebilen beyaz kuğulardan yeryüzünde bundan sonra görülebilecek bütün kuğuların da beyaz olabileceği biçiminde zihni bir genelleme eylemi mevcuttur.

O halde “doğrulanabilirlik ilkesi” temelde tümevarım ilkesine dayanmaktadır. Oysa önermemizi deneylerle ne kadar doğruladığımızı iddia edersek edelim, bu hiçbir zaman önermenin kanıtlandığı anlamına gelmez. Çünkü önermeyi yanlışlayacak bir olguyla karşılaşmak ihtimali her zaman vardır. Sonsuz sayıda deney yapamayacağımıza göre tümevarım (endüksiyon) saçmadır. Zira “tüm” e varmak mümkün değildir. Bu yüzden bilimsel önermelerimiz tümel (külli) olamazlar. “Tüm kuğular beyazdır önermesi” bize hiçbir zaman siyah bir kuğuyla karşılaşmayacağımız garantisini veremez. Bu yüzden anck “bütün kuğular – belki beyazdır” önermesini öne sürebiliriz.

Böylece Popper, hem felsefi anlamda deneyciliğin (empricism) hem de deneyciliğin dayandığı tümevarım mantığının saçma olduğu tezini savunmuştur”.

Orhan Türkdoğan, Bilimsel Değerlendirme ve Araştırma Metodolojisi Kitabı, Syf: 108

***

“Popper kendi görüşüne “eleştirici rasyonalizm” demişti.
Çünkü ona göre bilimsel yasalar hep hipotez niteliğindedir. Hipotez ve başlangıç şartlarından deney sonucu çıkartılıp bu sonuç gerçekleşmezse hipotez yanlışlanmış olur. Yerine yeni bir hipotez konulmalıdır. Yeni bir hipotezin tasarlanması veya bulunması akılcı bir işlem olmayabilir. Ama hipotezin sınanması veya haklı gösterilmeye çalışılması tam rasyonel bir işlemdir. Haklı gösterme veya sınama bağlamı gözlem ve deney ile ve mantık ve matematik işlemlerine dayanıyor”.

Orhan Türkdoğan, Bilimsel Değerlendirme ve Araştırma Metodolojisi Kitabı, Syf: 112

***

Kuhn ve Bilimin Evrenselliği Üzerine

Thomas Kuhn’un bilim anlayışına göre hiçbir bilimsel kuram evrensel değildir.

Yani bir bilimsel kuramın uygulanabildiği sistemlerin kümesi ya da başka bir deyimle kuramın uygulama alanı hep sınırlıdır.

Üstelik uygulama alanının sınırları kesin değil, belirsizdir.

Yani T gibi bir kuramın S gibi belli bir somut sisteme uygulanıp uygulanmayacağı kesinlikle bilinemez.

Orhan Türkdoğan, Bilimsel Değerlendirme ve Araştırma Metodolojisi Kitabı, Syf: 113

***

Kuhn’a göre bilimsel teoriler birer paradigma (örnek sistem)dir. Yani birer karşılaştırma modelidirler. Biz bu modelleri olaylarla karşılaştırmak için kullanırız. Bu yüzden onların doğru ya da yanlışlığından söz edilemez. Onlar için söylenecek şey, “bu karşılaştırma modeli olaylarla karşılaştırmak için oldukça kullanışlı ya da yeterince kullanışlı değil” biçiminde olabilir.

Orhan Türkdoğan, Bilimsel Değerlendirme ve Araştırma Metodolojisi Kitabı, Syf: 113

***

Kuhn’a Göre Bilim Yapma Tarzları

Thomas Kuhn’a göre bilim iki şekilde gerçekleştirilebilir.

Ya bir paradigma veri kabul edilir ve normal bilim yapılır.

Ya da paradigma değiştirilmeye çalışılır ve devrimci bilim yapılır.

Normal bilim bilimsellikle ilgili görülen özelliklerin çoğunu gösterirken; devrimci bilim felsefe olma eğilimindedir.

Orhan Türkdoğan, Bilimsel Değerlendirme ve Araştırma Metodolojisi Kitabı, Syf: 114

***

“Feyerabend, “anarşik bilgi teorisi” adını verdiği görüşlerinde bilimin her zaman karşıt görüşlere ihtiyacı olduğu, karşıt görüş çoğalmasının bilginin ilerlemesi için elzem olduğu kanısındadır”

Orhan Türkdoğan, Bilimsel Değerlendirme ve Araştırma Metodolojisi Kitabı, Syf: 117

***

 

 

 

Aynı Anda Birden Fazla İş Yapmak Bir Efsanedir

Değerli okuyucu, bugün sizinle akademik hayatımda karşılaştığım önemli bir konunun bilimsel cevabını bulmanın verdiği mutluluğu paylaşmak istiyorum.

Yaklaşık 7 yıldır Üniversitede öğretim görevlisi olarak ders vermekteyim. ( Ki bu benim hayalimdi: Akademisyen olmak. Babam gibi )

Ders anlatırken birçok öğretim elemanının karşılaştığını düşündüğüm durumla ben de zaman zaman karşılaşırım.

Hevesli bir şekilde ders anlatırken, bir öğrenci ders haricinde başka bir işle meşgul olmaktadır. Genellikle cep telefonu ile facebook profilini kontrol etmek gibi.

Bu durumda öğrencilerimi uyardığımda aldığım cevap klasik ve klişedir ” Hocam ben hem sizi dinliyor hem de telefonuma bakıyorum”.

Ben de bu durumun çok mümkün olmadığını düşünürüm.

İnsan beyninin aynı anda yüksek dikkat isteyen iki konuya odaklanmasının mümkün olmadığını ifade ederdim.

Ancak bununla ilgili bilimsel bir cevap sunamazdım.

Bugün okuduğum bir kitapta bu konunun bilimsel cevabını buldum ve itiraf edeyim çok mutlu oldum.

Okuduğum kitap TED GİBİ KONUŞ adlı Carmine GALLO’nun kitabı.

Şimdi kitaptan ilgili bölümü buraya alıntılamak istiyorum.

***

“Washington Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde moleküler biyolog olan John Medina, “Aynı anda birden çok iş yapma, dikkatinizi vermeye gelince , bir efsanedir.” der. Medina beynin bir seviyede çoklu işlem yaptığını kabul eder – aynı zamanda konuşup yürüyebilirsiniz.

Ama beynin bir ders, konuşmaya ya da sunuma dikkatini vermesine gelince, birden çok eşit miktarda dikkat veremez. Açıkça söylersek araştırmalar çoklu işlem yapamadığımızı gösterir. Biyolojik olarak dikkat gerektiren girdileri aynı anda işleme yetimiz yoktur.

İzleyicimizden aynı anda hem sözlerimizi dinlemelerini hem de uzun bir powerpoint slaytını okumalarını isterken onlara olanaksız bir yük yüklemez miyiz? İkisini birden yapamazlar. ”

***

İşte birçok akademisyenin karşılaştığını düşündüğüm ve öğrencilerin son derece pratik şekilde “ben hem dersi dinliyor hem de e postalarıma bakıyorum” sözlerine bilim dünyasının cevabı: Kendini kandırma dostum. İkisine de eşit anlamda dikkat veremezsin. Ya dersi yeterince dikkatle dinlemiyorsun ya da e postalarına yeterince dikkati vermiyorsun.

Teşekkürler bilim dünyası.

Artık daha huzurluyum 🙂

Gerçeğin İnşasında Söylemin Rolü ve Kişilerarası İletişim Üzerine

Değerli Okuyucu,

Burada yazdıklarım bugün okuduğum bir kitap üzerine aklıma gelenlerden ibaret.

Yazımın sonunda da kişilerarası iletişime ilişkin küçük bir tespitimi paylaşacağım. Belki okuyanlardan bir veya birkaçının işine yarayabilir.

Okuduğum bir kitapta şöyle bir paragraf geçiyor : “ Emile Benveniste’ye göre; “gerçeklik”, dil aracılığı ile yeniden yaratılır. Konuşan kişi söylemiyle olayı ve olaya ilişkin deneyimini yeniden oluşturur. Dinleyen kişi de önce söylemi algılar ve bu söylem aracılığı ile olayı yeniden oluşturur. Böylece dilin işleyişine özgü bir durum olan söz alışverişi ve söyleşi, söylem edimine ikili bir işlev yükler: Konuşucu için gerçekliği gösterir, dinleyici için bu gerçekliği yeniden yaratır”.

Şimdi bu satırlar üzerine elbette uzun uzun konuşulabilir.

Kısaca söylemek gerekirse benim bu cümlelerden ilk anladığım aslında bizim bir vakıa ( olay ) vuku bulduğunda yani gerçekleştiğinde algıladığımız ile işin içine bir de bu fiile taraftar olan birilerinin vakıa ile ilgili açıklamaları girdiğinde bizim gözümüzle gördüğümüz gerçeklik başka bir gerçekliğe dönüşüyor.

Cümle biraz felsefi oldu sanırım. Bir örnekle daha anlaşılır kılmaya çalışayım.

Varsayalım ki bir arkadaşımıza “Ahmet’i gördün mü?” diyelim.
Arkadaşımız da bize Ahmet’i görmesine rağmen “ Hayır Ahmet’i görmedim” desin.

Biz de peki deyip yanından ayrılalım. Aradan bir hafta geçtikten sonra arkadaşımız gelip bize “ Bir hafta önce sana Ahmet’i görmedim demiştim ama ben o gün aslında Ahmet’i görmüştüm. Kusura bakma” dediğini varsayalım.

Şimdi buradaki gerçeklik ne?

“ Arkadaşımızın bize Ahmet’i görme durumu ile ilgili yalan söylemiş olması” değil mi ?

Peki bunu aklımızda tutalım.

Biz de arkadaşımıza soralım “Niye bana yalan söyledin?” .
O da bize desin ki “ Evet sana yalan söyledim, ama bir sor niye?” ( Bu arada bu Türk filmlerinin değişmez repliklerinden biridir. Ne kadar duysam da her işittiğimde beni bir gülme alır).

Şimdi dikkat buyurunuz burada Benveniste’nin bahsettiği söylemle gerçekliğin inşası devreye giriyor.

Acaba arkadaşımızın bize söylemiş olduğu yalan gerçeği bakalım söylemden sonra değişecek mi?

Arkadaşımız bize cevaben şöyle desin “ Senin Ahmet’le o gün aranızda bir sürtüşme yaşadığını öğrenmiştim ve senin ona bir kötülük yapıp, pişman olacağın bir iş yapmanı engellemek için sana Ahmet’i görmediğimi söyledim” .

Bu durumda arkadaşımızın bize söylemiş olduğu yalan gerçeği, araya giren bir söylem sonrası bir anda değişmedi mi ?

Ben arkadaşımı dinledikten sonra düşünsem ve desem ki “ İyi ki Ahmet’in yerini söylememiş, yoksa elimden bir kaza çıkacaktı”.

Bu sefer arkadaşımın bana yalan söylemiş olduğu gerçeği arkadaşımın söyleminden sonra değişti.

Ben aynen Benveniste’nin söylediği gibi işittiklerim sonrası bu olaya karşı gerçeklik algımı değiştirdim ve yeni bir gerçeklik kurdum.

Yani söylem sonrası konuya ilişkin gerçeklik algım değişti.

Bana yalan söylediği için arkadaşıma kızan ben, iyi ki bu konu ile ilgili yalan söylemiş yoksa şimdi pişman olacağım bir işi o sinirle yapacaktım diye düşünebilirim.

Burada aklıma çok sevdiğim Ziya Paşa’nın bir sözü geldi :
“Âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz
Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde”

Çok sevdiğim bir sözdür. Kişinin söylemine değil yaptıklarına bakılması gerektiğini anlatır.

Ama şimdi Benveniste’nin bu yaklaşımını okuduktan sonra Ziya Paşa’nın bu sözünü de bir daha düşünmek gerekecek.

Çünkü kişinin bir konu ile ilgili söylemi de bir işin yapılma veya yapılmama durumuna ilişkin algımızı ciddi şekilde yönlendirebilir.

Yani birisi bir işi yapamamış olabilir, işinde hatalar olabilir. Ancak bununla ilgili söylemi devreye girdiğinde iş ile ilgili gerçeklik algımız değişebilir.

Örneğin sınavdan düşük not alan bir öğrenci düşünelim.

Finalde FF almış olsun.

Öğrenci durumunu açıklamadan önce gerçekliğimiz “ öğrencinin sınavdan başarısız olduğu” şeklindedir ve doğrudur. Çünkü Ziya Paşa’nın deyişi ile “ kişinin işi ortadadır, FF”.

Ancak öğrenci yanımıza gelse ve dese ki “ Hocam kusura bakmayın, sınavdan FF aldım ama bir hafta önce ailemizde ciddi bir sorun yaşandı. Bu yüzden çok ilgi duymama rağmen dersinizin finaline çalışamadım, çünkü psikolojik olarak çok etkilenmiş ve yıpranmıştım.”

Şimdi bu açıklamadan sonra diyebilir miyiz ki öğrencinin açıklaması yani söyleminden önce var olan gerçeklik ile söyleminden sonraki gerçeklik tamamen aynıdır.

Evet neticede öğrenci dersten bütünlemeye kalmış olabilir. Ancak bizim bu gerçekliğe ilişkin öğrencinin söylemi öncesi ve sonrası algımız kesinlikle farklı olacaktır.

Biz dinlediklerimizden sonra “Evet dersimden bütünlemeye kalmış ama çalışamadığı için böyle olmuş” şeklinde var olan gerçekliği aynen Benveniste’nin dediği gibi tekrar inşa ediyoruz.

Şimdi gelelim yazımın başında söz verdiğim kişilerarası iletişimde bu konunun önemine.

Bu yazdıklarımdan benim çıkardığım sonuç şu : Kişiler arası iletişimde var olan bir olayı örneğin arkadaşınızla aranızda tartışmaya sebep olan bir olayı sadece sizin gördüğünüz açı ile değerlendirmek hatalı bir davranış.

Sizi üzen bir olayla ilgili karşı tarafa “Ben bu olaydan şu sonucu çıkarıyorum ama sen bu maksatla mı yaptın bu davranışı veya yanlış mı anladım, ya da bu davranışı gösterme maksadın nedir?” gibi bir açıklama fırsatı vermek gerekiyor.

Belki karşı tarafın yapacağı açıklama yukarıdaki örneklerde olduğu gibi sizin “gerçek” diye algıladığınız bir durumu temelden değiştirecek.

O yüzden daha önce de söylediğim gibi “ İletişim önemli azizim. İletişim önemli…”

Bir konu hakkında hüküm vermeden önce konuya dahil olan kişileri dinleyip gerçekliğimizi ona göre inşa etmeli.

Yoksa kişilerarası iletişimde ciddi iletişim kazalarına sebep olabiliriz.

Eğitim Sistemi Üzerine Çarpıcı Eleştirel Bir Yaklaşım

Değerli takipçiler,

Bu yazıda sizlerle TED konuşmaları kapsamında eğitimle ilgili gerçekleştirilmiş bir sunumu paylaşmak istiyorum.

Konunun teması ” Okulların çocukların yaratıcılığını öldürdüğü” üzerine kurulu.

Eğitim konusunda çok çarpıcı bir eleştiri getiriyor.

Bence dikkatle izlenip eğitim işi ile ilgilenen herkesin üzerine düşünmesi gereken bir konuşma.

Konuşmacı Sir Ken ROBINSON.

Kendisi bir profesör.

Kendisinin konuşmasında da kullandığı vurucu bir cümleyi burada paylaşmak istiyorum:

” Eğer hata yapmaya hazırlıklı değilseniz, orjinal bir şey gerçekleştiremezsiniz”.

Yine kendi web sitesinde gördüğüm bir sözü de paylaşmak istiyorum:

“Hayal gücü insanın bütün başarılarının altında yatan temel kaynaktır”.

Kendisinin web sitesine buradan ulaşılabilir :  http://sirkenrobinson.com/

Konuşmasını izledikten sonra benim zihnimde sorular oluştu.

Eğitim, ilim gerçekten insanlığın geleceği açısından çok önemli.

Ve asıl sorun eğitim sisteminin nasıl daha iyi hale getirilebileceği.

Eğitim sistemimizin çocuklarımızın içindeki potansiyelin ortaya çıkarılmasına nasıl yardım edebileceği konusuna daha fazla odaklanmalıyız sanırım.

Üzerinde çalışılması hem keyifli hem de çok faydalı bir konu eğitimin içeriği, başarısı faydası.

İstifadenize sunuyorum efendim…

 

 

Kadın ve Erkeğin Sosyal ve İletişimsel Farklılıkları Üzerine Etkili Bir Seminer Videosu

Değerli takipçiler,

Bugün burada sizlerle bir seminer videosu paylaşmak istiyorum.

Seminerin asıl başlığı “Kadın ve Erkek Arkeolojisi” adını taşıyor.

Semineri veren benim de mensubu olduğum Düzce Üniversitesi’nde profesör olarak görev yapmakta olan İdris Şahin hocamız.

İletişim derslerinde küçük başlıklar halinde kadın ve erkeğin iletişimsel farklılıklarına ben de değiniyordum.

Bu konu hakkında detaylı bilgi almak isteyenleri bazı  kitaplara yönlendiriyordum.

Artık bu konuda hızlıca bilgi isteyenlere aşağıda sizlerin de istifadesine sunduğum videoyu da paylaşacağım.

İdris hocamızın enerjik sunumu ile birlikte kadın ve erkeğin psikolojik, sosyal ve iletişimsel farklılıkları üzerine keyifli bir video.

Hocamızın eline, zihnine, diline sağlık.

İlgilenenler için keyifli seyirler…

 

 

 

 

Pratik ve Teori Çatışması Üzerinden Grunig ve Hunt’ın Dört Halkla İlişkiler Modeli Üzerine Kısa Bir Bakış

Pratik ve Teori Çatışması Üzerinden Grunig ve Hunt’ın Dört Halkla İlişkiler Modeli

Bu yazımda halkla ilişkilerin çok temel konularından biri üzerine yazmak istedim. Konumuz bütün halkla ilişkilerle ilgili akademik kitaplarda görebileceğiniz “Halkla İlişkilerin  Dört Modeli” diye ifade edilen mefhumdur.

Benim bu konuyu yazma sebebim ise bazı okumalarımda, bu modelle ilgili anlatılar yapılırken hala şu çelişkinin yaşanması “ acaba hangi model daha iyi, en çok uygulanan model en iyi olanı mı?”.

Bu çelişki aynı zamanda başlığı da açıklıyor, çünkü bu soruların sorulması birçok disiplinin yaşadığı teori ve pratik çatışmasının bir sonucu diye düşünüyorum.

Yazımın sonucunda bu sorunun cevabını kendi görüş açımdan anlaşılır bir şekilde sunmayı ümid ediyorum.

Kısaca “Halkla İlişkilerin Dört Modeli”nin ne olduğuna temel seviyede değinmek faydalı olacaktır.

Bu dört model  genellikle modeli ortaya atan kişilerin isimleri ile birlikte “Grunig ve Hunt’ın Halkla İlişkiler Modeli” şeklinde de anılmaktadır.

Aslında modeller temel olarak halkla ilişkilerin ABD’deki gelişim süreçlerini ve çeşitli dönemlerde farklı biçimlerde yapılan halkla ilişkiler tarzlarını sistemli bir şekilde bir araya getirmektedir.

Bazı çevrelerce ABD’deki halkla ilişkiler tarzlarını açıkladığı iddiası olsa da genel kabul burada bahsedilen halkla ilişkiler tarzlarının dünyanın her yerinde var olabileceği bu yüzden de genel bir halkla ilişkiler teorisi çizme yönünde faydalı olduğudur.

Başlıklar halinde bu dört modeli vermek gerekirse :

  1. Basın Ajansı / Tanıtım Modeli
  2. Kamuyu Bilgilendirme Modeli
  3. İki Yönlü Asimetrik Model
  4. İki Yönlü Simetrik Model

Bu modellerin detay anlatımlarına halkla ilişkilerin temel bir konusu olduğu için burada girmiyorum. Merak eden okuyucular Google’a “Grunig ve Hunt Halkla İlişkiler Modeli” veya “Halkla İlişkilerin Dört Modeli” gibi anahtar kelimeler yazarlarsa rahatlıkla detaylı bilgi elde edeceklerdir.

Şimdi bu dört modele dikkatlice bakıldığında görülecektir ki, tarihsel olarak eskiden yeniye yani 1900’lerden günümüze doğru ilerleyen modeller aynı zamanda bize halkla ilişkilerin sürekli iyiye doğru giden bir anlayışa sahip olduğunu göstermektedir. Yani bu modeller arasında hangisi en iyidir denildiğinde cevap basittir. En iyi model “İki yönlü simetrik”  olarak karşılık bulan modeldir.

Elimizde bir skala olsa ve bir tarafında “propaganda” diğer  tarafında “halkla ilişkiler” dursa ve siz bu skala üzerinde bu modeli sıralamak isterseniz “basın ajansı”  modelini propaganda tarafına, “ iki yönlü simetrik” modeli de halkla ilişkiler tarafına koymalısınız.

Yani günümüzde bir firmada uygulanan halkla ilişkiler stratejileri basın ajansı modeline doğru kayıyorsa orada halkla ilişkiler görünümlü propagandaya yakın bir faaliyet yapılıyordur. Ama aynı firmada “iki yönlü simetrik” bir yaklaşım sergileniyorsa o kurumda halkla ilişkilerin en ideal haline yakın bir halkla ilişkiler faaliyeti uygulandığını düşünebiliriz.

Zaten bizlere bu halkla ilişkilerin dört farklı uygulama şeklinden yola çıkarak bir model sunan bu yaklaşımın mimarlarından James E Grunig yazmış olduğu “Halkla İlişkiler ve İletişim Yönetiminde Mükemmellik” adlı çalışmasında aslı hangi model daha iyi tartışmalarına son noktayı koymuş ve “iki yönlü simetrik” yaklaşımın en ideal halkla ilişkiler modeli olduğunu ve tüm kurum ve kuruluşların bu yaklaşımı sergilemesinin gerektiği ifade etmiştir.

Şimdi akla gelen bir diğer soruya bakalım. Madem “iki yönlü simetrik” yaklaşım daha iyi o zaman herhalde işletmelerin çoğu iki yönlü simetrik yaklaşımı tercih edecektir değil mi? Çünkü aklın yolu bir.

Eğer cevabınız “evet” ise yanıldınız. Maalesef yapılan araştırmalar göstermektedir ki ( Grunig’in mükemmellik ile ilgili kitabına araştırma detayları için bakılabilir) bu dört model arasında en az uygulandığı ifade edilen “iki yönlü simetrik” modeldir.

Peki niye durum böyle, yani işletmeler niçin iki yönlü simetrik yaklaşımı tercih etmiyorlar?

Buna ilişkin sebepleri kendi kanaatime göre bir iki madde halinde açıklamak isterim.

  1. İki yönlü simetrik model, diğer modellere göre uygulaması daha zor ve maliyetli bir modeldir. Çünkü simetrik olmak demek hedef kitlenin duygu ve düşüncelerini tespit etmek demektir.
  2. Hedef kitlenin duygu ve düşüncelerini tespit etmek için araştırma yaptırmak, araştırma sonuçlarını analiz etmek, analiz sonuçlarına göre önerilerinizi yönetime sunmak gerekir. Sunduğunuz önerilerin içinde hele de ek mali kaynaklar gerektiren talepleriniz varsa yönetimi bu parayı ayırmaya ikna etmek hayli zor olacaktır.
  3. İşletmelerin büyük çoğunluğunun yöneticileri dışarından bakıldığında insanların firmaları hakkında ne düşündüğünü önemsediklerinin düşünülmesini isterler ancak gerçekte bunu çok da fazla önemsemezler. Çünkü hedef kitleleri kendi istekleri dışında bir taleple gelme ihtimaline karşı, onların isteklerini hiç duymamak daha işlerine gelir.
  4. Halkla ilişkiler firmalarının veya işletmelerin halkla ilişkiler departmanlarının yaptığı eylemlerin propagandaya yakın olup olmadığını, mesaj içeriklerinin doğru olup olmadığını denetleyen, denetleme sonuçlarına göre etik davranmayan işletmelere veya halkla ilişkilere yönelik cezai uygulama verebilecek bir sistem veya yapılanma bulunmamaktadır. Dolayısıyla işletmeler iki yönlü simetrik yaklaşım yerine basın ajansı modelini benimseyip ona göre davrandıklarında sonucunda ceza almadıkları sürece daha zahmetli ve masraflı olanı değil daha kolay ve ucuz olanı seçme isteğinde olacaklardır.

Belki daha artırılabilir ama ilk aklıma gelenler bunlar.

Peki gelelim sonuca, e ne yapacağız şimdi? İşletmeler iki yönlü simetrik yaklaşımı tercih etmiyorlar diye biz her zaman çok işe yarayan ama bir o kadar ahlaksız bulduğum şu söyleme mi başvuracağız? “ Arkadaşlar iki yönlü simetrik halkla ilişkiler en ideal, uygun, halkla ilişkilerin özüne uygun modeldir ancak uygulamada çok fazla tercih edilmez, o yüzden siz boşverin en iyisi basın ajansı modelidir” mi diyeceğiz?

Açık söyleyeyim bu satırlarıları yazarken dahi tüylerim diken diken oldu.

Hayatta sevmediğim şeylerden biri de “ pratikte var olan yüzünden ideal olanın, doğru olanın feda edilmesi”. Her zaman bu tavra karşı oldum, olmaya da devam edeceğim.

O halde iki yönlü simetrik halkla ilişkiler modelinin daha fazla uygulanması için ne yapabiliriz.

Aklıma gelen birkaç öneriyi şöyle sıralayabilirim.

  1. Halkla ilişkiler eğitiminin verildiği yerlerde ( üniversiteler, kurslar, sertifika programları vb) halkla ilişkiler etiğine daha fazla zaman ayırabiliriz.
  2. İnsanları işletmelerden kendilerine yönelik “simetrik” yani bir tarafın diğerini ezdiği değil de eşit konumda olduğu bir hizmet anlayışını talep etmeleri noktasında motive edebiliriz.
  3. İki yönlü simetrik halkla ilişkiler yaklaşımı sergileyen kurum ve kuruluşları sertifikalarla, törenlerle ödüllendirebiliriz. Bu serfitikanın kazanılmasının önemi noktasında bir algı oluşturarak firmaları iki yönlü simetrik modele özendirebiliriz.
  4. İşletmelerin yöneticilerini kar maksimizasyonunun temel hedefleri olduğunu kabul etsek dahi kimi zaman dolaylı harcama gibi gözükecek maliyetlerin ( iki yönlü simetrik halkla ilişkiler faaliyetlerinin maliyetleri ) aslında kendilerine uzun vadede olumlu geri dönüşü olacağına inandırma noktasında çalışabiliriz.

Neticede diyebilirim ki halkla ilişkiler uygulamalarının iki yönlü simetrik yaklaşıma uygun olduğu ölçüde halkla ilişkiler mesleğinin itibarının iyi olacağını, iki yönlü simetrik yaklaşımdan uzaklaşan halkla ilişkiler uygulamalarının sayısı arttıkça, halkla ilişkiler mesleğinin itibarının kötüye gideceğini hep hatırda tutarak çalışmalıyız.

Uygulamada propagandaya yakın duran bir meslek dalının, aslında propaganda değil halkla ilişkiler olduğunu kimseye anlatamayız.

Çünkü ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz düsturu çok gerçekçidir.

İnsanlar bizim mesleğimizi, yaptığımız işlere göre değerlendirir, halkla ilişkilercilerin anlattığına göre değil.

Çok çalışmamız lazım çok…

 

“Reklamın İyisi Kötüsü Olmaz” Demeyelim, Olur…

Sürekli birilerinin özellikle de saçma sapan şeylerle meşhur olan kişilerin söylediği bir sözdür “reklamın iyisi kötüsü olmaz”.

Ben de acizane yıllardır diyorum yahu reklamın elbette iyisi kötüsü olur.
Bir reklam vardır, izleyince reklam hedeflerine hizmet ediyordur, hep beraber deriz ki bu reklam çok iyi hatta Kristal Elma Reklam ödülü alır bu reklam.

Bir başka reklam vardır, izlersin, bir daha izlersin sonra bir daha izlersin ve yanındaki arkadaşına da sorarsın : ” Ben bir şey anlamadım bu reklam ne anlatıyor?” diye.
İşte bu reklam da kötü reklamdır. Ne reklamı yapılan ürün ve hizmete ilişkin hedefine ulaştırır ne de hedef kitlenin anladığı bir mesaj barındırır elbette sonuçta bu reklam Kristal Elma Ödülü falan da almaz.

Bugün bir kaynakta gördüm bu sözün sahibi meğer bizim halkla ilişkiler tarihinde uygulamaları sebebi ile belki de halkla ilişkilerin en kötü uygulamacısı olarak kendisini andığımız P.T. Barnum’muş.

Öğrendiğim iyi oldu.

İşte bunu öğrendiğim satırlar:
“Reklamın iyisi kötüsü olmaz” deyimini ilk defa kullanan P.T. Barnum, medyanın dikkatini çekebilmek için, sirk yıldızlarını yalandan evlendirmekte, böylece bu gibi düzmece haberlerle medyanın gündeminde sirkine yer edinmektedir. Barnum ayrıca gazetecilere bedava bilet vererek, basının ilgisini çekmeyi garanti altına almaya çalışmıştır.”
(Nuray TOKGÖZ, Halkla İlişkiler Yönetimi, AOF Kitabı, Sayfa:59)

Dolayısı ile Barnum’u niçin halkla ilişkilerin en kötü uygulayıcılarından biri olarak göstermemizin sebebi alıntının içinde gizli. Barnum haber olabilmek adına yalan ve düzmece olaylar kurgulayıp basına servis etmekten çekinmezdi.
Onun tek gayesi bir şekilde basında sirkinin adının duyulması idi. Bunun için de yalan ve düzmece haber de yapılabilirdi.

Dolayısı ile “reklamın iyisi kötüsü olmaz” deyiminin sahibi, yalan ve düzmece haber yapmakta sakınca görmeyen bir yalancı ise, yalancının söylediği bir sözü kendimize referans almak da ayrı bir gariplik olurdu. Bu da işin felsefi boyutu.

Dolayısı ile reklamın da şöhretin de iyisi de kötüsü de olur.

Bir olay ve hadise ile herkesin tanıdığı bir adam olmak önemli değildir.

Önemli olan nasıl tanındığınızdır.

Tarih boyunca kimi insanlar topluma faydaları ile kimi insanlar ise topluma yönelik kanlı eylemleri ile tanınmışlardır.

Önemli olan nicelik değil niteliktir, netice itibari ile.

Elbette burada bir diğer tartışması yapılması gereken konu da “iyi” ve “kötü” ayrımının nasıl olduğu, nasıl yapılacağı üzerinedir.

Bu da çok derin bir konudur.

Felsefeciler dahi bildiğim kadarı ile bu konuda tam anlamıyla mutabık değildirler.

Yani evrensel bir iyi kavramı var mıdır?  Böyle bir iyi var mıdır? Bir şeyin iyi veya kötü olmasını belirleyen bir belirleyici var mıdır?

Eğer bu konuya girersek çok derin, içinde kayboluruz diye düşünüyorum.

Ancak reklam konusu ile sınırlandırırsak yani reklamın iyisi kötüsü hususunda nasıl belirleyiciler söyleyebiliriz dersek burada devreye kriterler girer.

Yani iyi reklamın veya kötü reklamın kriterleri nelerdir sorusu.

Ancak bu da ayrı bir yazı konusu belki fırsatım olursa bir diğer yazıda da onu yazarım.

Ancak burada benim açımdan çok temel ve basit bir kıstas ( ölçüt, kriter) var bunu paylaşmak isterim.

Ben bir reklamın iyi mi kötü mü olduğuna karar verirken “reklam amaçlarına hizmet edip etmemesine ve bu alandaki başarısına bakıyorum”.

Bilindiği üzere reklamın temelinde bir duyuru gayesi olmakla beraber reklam amaçları kendi içinde farklılaşabilir.

Bazı reklamlar vardır, yeni bir ürün veya hizmeti tanıtır, bazı reklamlar vardır kurumun genel itibarına veya liderine yönelik bir itibar artışı sağlamayı hedefler, bazı reklamlar vardır kurum hakkında çıkan asılsız bir haberin olumsuz tesirini gidermeye çalışır” gibi gibi artarak devam edebilir.

Dolayısı ile bir reklam diyelim ki A grubu müşteriler üzerinde ürünümüzün satışlarının % 10 artırılmasını hedeflemekte ve bu gayeyle oluşturulmuş olsun.

Reklamı yaptık, yayınladık. Reklamın üzerinden araştırma için makul bir süre geçtikten sonra ürünümüz satışlarında artış olmuş mu? Buna bakarım. Sonra bu artış A grubu müşterilerim üzerinde %5 düzeyine ulaşmış mı? Bunu araştırırım. Eğer hedefime ulaştı ise bu reklam bana göre iyi reklamdır.

Veya şirketimiz hakkında basında asparagas bir haber çıktı ve bu şirketimizin itibarını zedeliyor.

Bu konu ile ilgili ilk olarak bir araştırma yapar ve şirket itibarımın ne durumda olduğu ve bu haberlerin bu itibara etkisini ölçümlerim.

Sonrasında itibarımın olumluya doğru geçiş yapması için reklam filmimi hazırlarım, yayınlarım.

Üzerinden makul bir süre geçtikten sonra tekrar araştırma yaparım.

Eğer araştırma sonuçlarına göre reklam filmimden sonra kurumumun itibarında olumluya doğru gidiş varsa, reklam amacına hizmet etmiştir, yani iyi bir reklamdır. Ancak yapılan araştırmalarda eğer itibarımda olumluya doğru bir gidiş yoksa, o reklam bana göre kötü bir reklamdır.

Hemen şunu duyar gibiyim, bazılarımız şu soruyu soracaklar “ İyi de reklam tekniği açısından çok başarılı bir reklam, içerisinde yer alan oyuncular diyelim ki Türkiye’nin en iyi tiyatrocuları, grafik animasyon teknikleri açısından mükemmele yakın sayılabilri olsa da mı bu reklam kötü?” .

Elcevap üzücü ancak bana göre bahsettiğimiz reklam, benim irdelediğim kritere göre “kötü”. Özür dilerim. Bu bazılarınca emeğe saygısızlık, bazılarınca mükemmeliyetçilik olarak değerlendirilebilir.

Ancak ben ikisi de olduğunu düşünmüyorum.

Benim tek söylediğim reklam amacımın ölçülebilir bir boyutu varsa ben bunu ölçmekten ve sonuca ulaşan bir işin başarılı sonuca ulaşamayan bir işin ise başarısız olduğunu düşünüyorum.

Yani reklamın iyilik ve kötülüğü hususunda sonuçlara bakarak bri değerlendirme yapılabileceğini savunuyorum.

Elbette sonuçları ölçmenin de çok zahmetli ve maliyetli bir iş olduğunu da biliyorum.

O yüzden birçok şirket yöneticisi reklam etkililiğini ölçtürmekten korkuyor. Bunun altında yatan sebep ise onca para döktüğü işin sonunda karşılığını alamadığını görmenin insanda oluşturduğu dayanılmaz acıdan kaçınma hissi.

Şimdi tüm bu yazdıklarımın sonunda biraz tebessüm etmek için Show TV’de yayınlanan Güldür Güldür Show adlı tv komedi yapımının “Reklam Nasıl Yaratılır?” konulu skecini paylaşmanın faydalı olduğunu düşünüyorum.

SURUÇ’TAKİ MENFUR SALDIRIYI BASININ HABER YAPIŞ ŞEKLİ ÜZERİNE ELEŞTİREL BAKIŞ

Öncelikle 20 Temmuz 2015 tarihinde Şanlıurfa’nın Suruç ilçesinde gerçekleşen menfur saldırıdan ötürü üzüntülerimi belirtirken bu saldırıyı planlayan ve gerçekleştirenlerin en ağır şekilde cezalandırılmasını talep ediyorum.

Elbette haberi öğrenince ilk yaptığım iş internete girip haber hakkında bilgi almaktı.

Ancak baktığım birkaç haber sitesi beni daha önce web sitemde yazdığım bir yazıya ( Basınımızın Terör Olayları İle İmtihanı ) beni  yönlendirmişti.

Basınımızın terör olaylarını verirken etik davranıp davranmadığı sorusu aklıma geldi.

Açıkçası ben terör olayları haber yapılırken kullanılan dil ve haber yapış şeklinde ciddi hatalar yapıldığını düşünüyordum.

Aklıma hızlıca bir araştırma yapmak geldi.

Ulusal basında yer alan bazı gazete ve haber siteleri acaba Suruç saldırısını nasıl vereceklerdi.

Acaba basınımız etik davranıyor ve provakatif başlıklar atmıyor olup ben konuyu abartıyor olabilir miydim?

Araştırmamı çok kısaca şu şekilde yaptım.

Belirlemiş olduğum gazetelerin internet sitelerine bakarak, ana sayfalarında suruç saldırısını hangi sözcüklerle ifade ettiğini inceledim.

Şimdi aşağıda sonuçları sizinle paylaşıyorum.

Ana başlık olarak gazetenin adını yazacağım.

Alt tarafına da  Suruç saldırısı ile ilgili haberi hangi başlıkla duyurduğunu yazacağım.

Sonrasında kararı sizin objektif yargılarınıza bırakıyorum.

MYNET İnternet Sitesi:

“İşte Patlama Anı”

“Onlarca Kişi Böyle Hayatını Kaybetti”

“Suruç Kan Gölü”

“Patlamadan Korkunç Görüntüler”

“Canlı kalmadı”

“Cesetlerin Altında Kaldık”

HABER7.COM İnternet Sitesi:

“İşte Suruç’taki Patlama Anı”

“Suruç’ta Büyük Patlama: Ölü Ve Yaralılar Var”

“Olay Yerinden İlk Görüntüler: Kültür Merkezi Ceset Dolu”

HÜRRİYET GAZETESİ İnternet Sitesi:

“28 ölü”

“18+ O an”

“Kahreden Çığlıklar”

TARAF GAZETESİ İnternet Sitesi

“Suruç’ta Patlama”

“SGDF’li Gençler Katledildi”

MİLLİYET GAZETESİ İnternet Sitesi:

“Korkunç Saldırı”

“Ölü Sayısı Artıyor, Tablo Ağırlaşıyor”

“İşte Korkunç Patlamanın Olduğu An”

SABAH GAZETESİ İnternet Sitesi:

“Saniye Saniye Görüntülendi”

“İşte Patlama Anı”

“Suruç Saldırısının Şiddetini Anlatan Sözler: Cesetlerin Altında Kaldım”

“İşte O Dehşet Anları”

“ Suruç’ta Kahreden Çığlıklar”

 CUMHURİYET Gazetesi İnternet Sitesi:

“İşte Suruç’taki Patlama Anı”

“Suruç’taki Dehşet Anları”

GÜNEŞ Gazetesi İnternet Sitesi

“Suruç’ta Canlı Bomba Dehşeti”

“Ölü Sayısı Devamlı Artıyor”

“Görgü Tanığı Dehşeti Anlattı”

POSTA Gazetesi İnternet Sitesi

“Cumhuriyet Tarihinin En Kanlı 3. Saldırısı”

“Suruç’taki Saldırı Saniye Saniye Kamerada”

“Suruç’ta Patlama: Dakikalar Önce Çekildi”

SÖZCÜ Gazetesi İnternet Sitesi

“28 Ölü, Onlarca Yaralı”

“Ölü Sayısının Artmasından Endişe Ediliyor”

“Tam Açıklama Yapılırken İşte Patlama Anı”

STAR Gazetesi İnternet Sitesi:

“Kameralar Saniye Saniye Kayıttaydı; İşte O Patlama Anı”

“İşte Patlama Bölgesindeki O Dehşet Anları”

“İşte korkunç Patlamadan Hemen Önce Çekilen Kare”

YENİŞAFAK Gazetesi İnternet Sitesi:

“Patlama Anı ve 10 Saniye Öncesi”

“28 Kişi Öldü, 100’e Yakın Yaralı”

“Hastane: Yanık ve Parça Tesirli izleri Var”

İşte ulusal basınımızın internet sitelerinde menfur bir terör saldırısını sunuş şekli.

Kararı siz verin.

Ben acizane fikrimi bir kez daha tarihe not düşmek adına paylaşmak istiyorum.

Terör örgütlerinin ve terörün temel amaçlarından biri yapmış oldukları kanlı eylemlerle toplumun içerisine korku ve endişe salmak, güvenlik endişesi doğurmak ve saldıkları bu korkunun gücüne dayanarak karşısındaki yapıları ( devlet, asker, sivil halk) sindirmeyi sağlamak.

Dolayısı ile basınımız yapmış oldukları bu yayınlarla, bu dehşet, korkunç ifadelerini yazmakla, bu görüntüleri yayınlamakla aslında bilmeyerek terörün ekmeğine yağ sürdüler.

Keşke bu olay hiç olmasa idi.

Maalesef bu konuda keşke demek yeterli olmuyor.

Ancak keşke basınımız da daha dikkatli olsa.

Haber yaparken bu gibi tahrik edici cümleler kurmak yerine hadiseyi lanetleyen ve üzüldüğümüzü ama bu gibi olayların toplumumuzun birlikteliğine zarar veremeyeceğini söyleselerdi.

Keşke ortak bir karar alarak hiçbir yerde bomba patlama anı ve kanlı görüntüleri yayınlamama kararı alsalardı.

Biz 11 Eylül hadiselerinde ABD basının gösterdiği hassasiyeti Türkiye’deki medya kuruluşlarında da görmek istiyoruz.

BASIN KURULUŞLARININ SAHİPLERİ LÜTFEN YAPTIĞINIZ HABERLERLE TERÖRÜN EKMEĞİNE YAĞ SÜRMEYİNİZ.

HABERLERİNİ DAHA DİKKATLİ YAPINIZ.

UNUTMAYINIZ SİZLER GAZETECİ OLMANIN ÖTESİNDE ÖNCE İNSANSINIZ…