Pratik ve Teori Çatışması Üzerinden Grunig ve Hunt’ın Dört Halkla İlişkiler Modeli Üzerine Kısa Bir Bakış

Pratik ve Teori Çatışması Üzerinden Grunig ve Hunt’ın Dört Halkla İlişkiler Modeli

Bu yazımda halkla ilişkilerin çok temel konularından biri üzerine yazmak istedim. Konumuz bütün halkla ilişkilerle ilgili akademik kitaplarda görebileceğiniz “Halkla İlişkilerin  Dört Modeli” diye ifade edilen mefhumdur.

Benim bu konuyu yazma sebebim ise bazı okumalarımda, bu modelle ilgili anlatılar yapılırken hala şu çelişkinin yaşanması “ acaba hangi model daha iyi, en çok uygulanan model en iyi olanı mı?”.

Bu çelişki aynı zamanda başlığı da açıklıyor, çünkü bu soruların sorulması birçok disiplinin yaşadığı teori ve pratik çatışmasının bir sonucu diye düşünüyorum.

Yazımın sonucunda bu sorunun cevabını kendi görüş açımdan anlaşılır bir şekilde sunmayı ümid ediyorum.

Kısaca “Halkla İlişkilerin Dört Modeli”nin ne olduğuna temel seviyede değinmek faydalı olacaktır.

Bu dört model  genellikle modeli ortaya atan kişilerin isimleri ile birlikte “Grunig ve Hunt’ın Halkla İlişkiler Modeli” şeklinde de anılmaktadır.

Aslında modeller temel olarak halkla ilişkilerin ABD’deki gelişim süreçlerini ve çeşitli dönemlerde farklı biçimlerde yapılan halkla ilişkiler tarzlarını sistemli bir şekilde bir araya getirmektedir.

Bazı çevrelerce ABD’deki halkla ilişkiler tarzlarını açıkladığı iddiası olsa da genel kabul burada bahsedilen halkla ilişkiler tarzlarının dünyanın her yerinde var olabileceği bu yüzden de genel bir halkla ilişkiler teorisi çizme yönünde faydalı olduğudur.

Başlıklar halinde bu dört modeli vermek gerekirse :

  1. Basın Ajansı / Tanıtım Modeli
  2. Kamuyu Bilgilendirme Modeli
  3. İki Yönlü Asimetrik Model
  4. İki Yönlü Simetrik Model

Bu modellerin detay anlatımlarına halkla ilişkilerin temel bir konusu olduğu için burada girmiyorum. Merak eden okuyucular Google’a “Grunig ve Hunt Halkla İlişkiler Modeli” veya “Halkla İlişkilerin Dört Modeli” gibi anahtar kelimeler yazarlarsa rahatlıkla detaylı bilgi elde edeceklerdir.

Şimdi bu dört modele dikkatlice bakıldığında görülecektir ki, tarihsel olarak eskiden yeniye yani 1900’lerden günümüze doğru ilerleyen modeller aynı zamanda bize halkla ilişkilerin sürekli iyiye doğru giden bir anlayışa sahip olduğunu göstermektedir. Yani bu modeller arasında hangisi en iyidir denildiğinde cevap basittir. En iyi model “İki yönlü simetrik”  olarak karşılık bulan modeldir.

Elimizde bir skala olsa ve bir tarafında “propaganda” diğer  tarafında “halkla ilişkiler” dursa ve siz bu skala üzerinde bu modeli sıralamak isterseniz “basın ajansı”  modelini propaganda tarafına, “ iki yönlü simetrik” modeli de halkla ilişkiler tarafına koymalısınız.

Yani günümüzde bir firmada uygulanan halkla ilişkiler stratejileri basın ajansı modeline doğru kayıyorsa orada halkla ilişkiler görünümlü propagandaya yakın bir faaliyet yapılıyordur. Ama aynı firmada “iki yönlü simetrik” bir yaklaşım sergileniyorsa o kurumda halkla ilişkilerin en ideal haline yakın bir halkla ilişkiler faaliyeti uygulandığını düşünebiliriz.

Zaten bizlere bu halkla ilişkilerin dört farklı uygulama şeklinden yola çıkarak bir model sunan bu yaklaşımın mimarlarından James E Grunig yazmış olduğu “Halkla İlişkiler ve İletişim Yönetiminde Mükemmellik” adlı çalışmasında aslı hangi model daha iyi tartışmalarına son noktayı koymuş ve “iki yönlü simetrik” yaklaşımın en ideal halkla ilişkiler modeli olduğunu ve tüm kurum ve kuruluşların bu yaklaşımı sergilemesinin gerektiği ifade etmiştir.

Şimdi akla gelen bir diğer soruya bakalım. Madem “iki yönlü simetrik” yaklaşım daha iyi o zaman herhalde işletmelerin çoğu iki yönlü simetrik yaklaşımı tercih edecektir değil mi? Çünkü aklın yolu bir.

Eğer cevabınız “evet” ise yanıldınız. Maalesef yapılan araştırmalar göstermektedir ki ( Grunig’in mükemmellik ile ilgili kitabına araştırma detayları için bakılabilir) bu dört model arasında en az uygulandığı ifade edilen “iki yönlü simetrik” modeldir.

Peki niye durum böyle, yani işletmeler niçin iki yönlü simetrik yaklaşımı tercih etmiyorlar?

Buna ilişkin sebepleri kendi kanaatime göre bir iki madde halinde açıklamak isterim.

  1. İki yönlü simetrik model, diğer modellere göre uygulaması daha zor ve maliyetli bir modeldir. Çünkü simetrik olmak demek hedef kitlenin duygu ve düşüncelerini tespit etmek demektir.
  2. Hedef kitlenin duygu ve düşüncelerini tespit etmek için araştırma yaptırmak, araştırma sonuçlarını analiz etmek, analiz sonuçlarına göre önerilerinizi yönetime sunmak gerekir. Sunduğunuz önerilerin içinde hele de ek mali kaynaklar gerektiren talepleriniz varsa yönetimi bu parayı ayırmaya ikna etmek hayli zor olacaktır.
  3. İşletmelerin büyük çoğunluğunun yöneticileri dışarından bakıldığında insanların firmaları hakkında ne düşündüğünü önemsediklerinin düşünülmesini isterler ancak gerçekte bunu çok da fazla önemsemezler. Çünkü hedef kitleleri kendi istekleri dışında bir taleple gelme ihtimaline karşı, onların isteklerini hiç duymamak daha işlerine gelir.
  4. Halkla ilişkiler firmalarının veya işletmelerin halkla ilişkiler departmanlarının yaptığı eylemlerin propagandaya yakın olup olmadığını, mesaj içeriklerinin doğru olup olmadığını denetleyen, denetleme sonuçlarına göre etik davranmayan işletmelere veya halkla ilişkilere yönelik cezai uygulama verebilecek bir sistem veya yapılanma bulunmamaktadır. Dolayısıyla işletmeler iki yönlü simetrik yaklaşım yerine basın ajansı modelini benimseyip ona göre davrandıklarında sonucunda ceza almadıkları sürece daha zahmetli ve masraflı olanı değil daha kolay ve ucuz olanı seçme isteğinde olacaklardır.

Belki daha artırılabilir ama ilk aklıma gelenler bunlar.

Peki gelelim sonuca, e ne yapacağız şimdi? İşletmeler iki yönlü simetrik yaklaşımı tercih etmiyorlar diye biz her zaman çok işe yarayan ama bir o kadar ahlaksız bulduğum şu söyleme mi başvuracağız? “ Arkadaşlar iki yönlü simetrik halkla ilişkiler en ideal, uygun, halkla ilişkilerin özüne uygun modeldir ancak uygulamada çok fazla tercih edilmez, o yüzden siz boşverin en iyisi basın ajansı modelidir” mi diyeceğiz?

Açık söyleyeyim bu satırlarıları yazarken dahi tüylerim diken diken oldu.

Hayatta sevmediğim şeylerden biri de “ pratikte var olan yüzünden ideal olanın, doğru olanın feda edilmesi”. Her zaman bu tavra karşı oldum, olmaya da devam edeceğim.

O halde iki yönlü simetrik halkla ilişkiler modelinin daha fazla uygulanması için ne yapabiliriz.

Aklıma gelen birkaç öneriyi şöyle sıralayabilirim.

  1. Halkla ilişkiler eğitiminin verildiği yerlerde ( üniversiteler, kurslar, sertifika programları vb) halkla ilişkiler etiğine daha fazla zaman ayırabiliriz.
  2. İnsanları işletmelerden kendilerine yönelik “simetrik” yani bir tarafın diğerini ezdiği değil de eşit konumda olduğu bir hizmet anlayışını talep etmeleri noktasında motive edebiliriz.
  3. İki yönlü simetrik halkla ilişkiler yaklaşımı sergileyen kurum ve kuruluşları sertifikalarla, törenlerle ödüllendirebiliriz. Bu serfitikanın kazanılmasının önemi noktasında bir algı oluşturarak firmaları iki yönlü simetrik modele özendirebiliriz.
  4. İşletmelerin yöneticilerini kar maksimizasyonunun temel hedefleri olduğunu kabul etsek dahi kimi zaman dolaylı harcama gibi gözükecek maliyetlerin ( iki yönlü simetrik halkla ilişkiler faaliyetlerinin maliyetleri ) aslında kendilerine uzun vadede olumlu geri dönüşü olacağına inandırma noktasında çalışabiliriz.

Neticede diyebilirim ki halkla ilişkiler uygulamalarının iki yönlü simetrik yaklaşıma uygun olduğu ölçüde halkla ilişkiler mesleğinin itibarının iyi olacağını, iki yönlü simetrik yaklaşımdan uzaklaşan halkla ilişkiler uygulamalarının sayısı arttıkça, halkla ilişkiler mesleğinin itibarının kötüye gideceğini hep hatırda tutarak çalışmalıyız.

Uygulamada propagandaya yakın duran bir meslek dalının, aslında propaganda değil halkla ilişkiler olduğunu kimseye anlatamayız.

Çünkü ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz düsturu çok gerçekçidir.

İnsanlar bizim mesleğimizi, yaptığımız işlere göre değerlendirir, halkla ilişkilercilerin anlattığına göre değil.

Çok çalışmamız lazım çok…

 

“Reklamın İyisi Kötüsü Olmaz” Demeyelim, Olur…

Sürekli birilerinin özellikle de saçma sapan şeylerle meşhur olan kişilerin söylediği bir sözdür “reklamın iyisi kötüsü olmaz”.

Ben de acizane yıllardır diyorum yahu reklamın elbette iyisi kötüsü olur.
Bir reklam vardır, izleyince reklam hedeflerine hizmet ediyordur, hep beraber deriz ki bu reklam çok iyi hatta Kristal Elma Reklam ödülü alır bu reklam.

Bir başka reklam vardır, izlersin, bir daha izlersin sonra bir daha izlersin ve yanındaki arkadaşına da sorarsın : ” Ben bir şey anlamadım bu reklam ne anlatıyor?” diye.
İşte bu reklam da kötü reklamdır. Ne reklamı yapılan ürün ve hizmete ilişkin hedefine ulaştırır ne de hedef kitlenin anladığı bir mesaj barındırır elbette sonuçta bu reklam Kristal Elma Ödülü falan da almaz.

Bugün bir kaynakta gördüm bu sözün sahibi meğer bizim halkla ilişkiler tarihinde uygulamaları sebebi ile belki de halkla ilişkilerin en kötü uygulamacısı olarak kendisini andığımız P.T. Barnum’muş.

Öğrendiğim iyi oldu.

İşte bunu öğrendiğim satırlar:
“Reklamın iyisi kötüsü olmaz” deyimini ilk defa kullanan P.T. Barnum, medyanın dikkatini çekebilmek için, sirk yıldızlarını yalandan evlendirmekte, böylece bu gibi düzmece haberlerle medyanın gündeminde sirkine yer edinmektedir. Barnum ayrıca gazetecilere bedava bilet vererek, basının ilgisini çekmeyi garanti altına almaya çalışmıştır.”
(Nuray TOKGÖZ, Halkla İlişkiler Yönetimi, AOF Kitabı, Sayfa:59)

Dolayısı ile Barnum’u niçin halkla ilişkilerin en kötü uygulayıcılarından biri olarak göstermemizin sebebi alıntının içinde gizli. Barnum haber olabilmek adına yalan ve düzmece olaylar kurgulayıp basına servis etmekten çekinmezdi.
Onun tek gayesi bir şekilde basında sirkinin adının duyulması idi. Bunun için de yalan ve düzmece haber de yapılabilirdi.

Dolayısı ile “reklamın iyisi kötüsü olmaz” deyiminin sahibi, yalan ve düzmece haber yapmakta sakınca görmeyen bir yalancı ise, yalancının söylediği bir sözü kendimize referans almak da ayrı bir gariplik olurdu. Bu da işin felsefi boyutu.

Dolayısı ile reklamın da şöhretin de iyisi de kötüsü de olur.

Bir olay ve hadise ile herkesin tanıdığı bir adam olmak önemli değildir.

Önemli olan nasıl tanındığınızdır.

Tarih boyunca kimi insanlar topluma faydaları ile kimi insanlar ise topluma yönelik kanlı eylemleri ile tanınmışlardır.

Önemli olan nicelik değil niteliktir, netice itibari ile.

Elbette burada bir diğer tartışması yapılması gereken konu da “iyi” ve “kötü” ayrımının nasıl olduğu, nasıl yapılacağı üzerinedir.

Bu da çok derin bir konudur.

Felsefeciler dahi bildiğim kadarı ile bu konuda tam anlamıyla mutabık değildirler.

Yani evrensel bir iyi kavramı var mıdır?  Böyle bir iyi var mıdır? Bir şeyin iyi veya kötü olmasını belirleyen bir belirleyici var mıdır?

Eğer bu konuya girersek çok derin, içinde kayboluruz diye düşünüyorum.

Ancak reklam konusu ile sınırlandırırsak yani reklamın iyisi kötüsü hususunda nasıl belirleyiciler söyleyebiliriz dersek burada devreye kriterler girer.

Yani iyi reklamın veya kötü reklamın kriterleri nelerdir sorusu.

Ancak bu da ayrı bir yazı konusu belki fırsatım olursa bir diğer yazıda da onu yazarım.

Ancak burada benim açımdan çok temel ve basit bir kıstas ( ölçüt, kriter) var bunu paylaşmak isterim.

Ben bir reklamın iyi mi kötü mü olduğuna karar verirken “reklam amaçlarına hizmet edip etmemesine ve bu alandaki başarısına bakıyorum”.

Bilindiği üzere reklamın temelinde bir duyuru gayesi olmakla beraber reklam amaçları kendi içinde farklılaşabilir.

Bazı reklamlar vardır, yeni bir ürün veya hizmeti tanıtır, bazı reklamlar vardır kurumun genel itibarına veya liderine yönelik bir itibar artışı sağlamayı hedefler, bazı reklamlar vardır kurum hakkında çıkan asılsız bir haberin olumsuz tesirini gidermeye çalışır” gibi gibi artarak devam edebilir.

Dolayısı ile bir reklam diyelim ki A grubu müşteriler üzerinde ürünümüzün satışlarının % 10 artırılmasını hedeflemekte ve bu gayeyle oluşturulmuş olsun.

Reklamı yaptık, yayınladık. Reklamın üzerinden araştırma için makul bir süre geçtikten sonra ürünümüz satışlarında artış olmuş mu? Buna bakarım. Sonra bu artış A grubu müşterilerim üzerinde %5 düzeyine ulaşmış mı? Bunu araştırırım. Eğer hedefime ulaştı ise bu reklam bana göre iyi reklamdır.

Veya şirketimiz hakkında basında asparagas bir haber çıktı ve bu şirketimizin itibarını zedeliyor.

Bu konu ile ilgili ilk olarak bir araştırma yapar ve şirket itibarımın ne durumda olduğu ve bu haberlerin bu itibara etkisini ölçümlerim.

Sonrasında itibarımın olumluya doğru geçiş yapması için reklam filmimi hazırlarım, yayınlarım.

Üzerinden makul bir süre geçtikten sonra tekrar araştırma yaparım.

Eğer araştırma sonuçlarına göre reklam filmimden sonra kurumumun itibarında olumluya doğru gidiş varsa, reklam amacına hizmet etmiştir, yani iyi bir reklamdır. Ancak yapılan araştırmalarda eğer itibarımda olumluya doğru bir gidiş yoksa, o reklam bana göre kötü bir reklamdır.

Hemen şunu duyar gibiyim, bazılarımız şu soruyu soracaklar “ İyi de reklam tekniği açısından çok başarılı bir reklam, içerisinde yer alan oyuncular diyelim ki Türkiye’nin en iyi tiyatrocuları, grafik animasyon teknikleri açısından mükemmele yakın sayılabilri olsa da mı bu reklam kötü?” .

Elcevap üzücü ancak bana göre bahsettiğimiz reklam, benim irdelediğim kritere göre “kötü”. Özür dilerim. Bu bazılarınca emeğe saygısızlık, bazılarınca mükemmeliyetçilik olarak değerlendirilebilir.

Ancak ben ikisi de olduğunu düşünmüyorum.

Benim tek söylediğim reklam amacımın ölçülebilir bir boyutu varsa ben bunu ölçmekten ve sonuca ulaşan bir işin başarılı sonuca ulaşamayan bir işin ise başarısız olduğunu düşünüyorum.

Yani reklamın iyilik ve kötülüğü hususunda sonuçlara bakarak bri değerlendirme yapılabileceğini savunuyorum.

Elbette sonuçları ölçmenin de çok zahmetli ve maliyetli bir iş olduğunu da biliyorum.

O yüzden birçok şirket yöneticisi reklam etkililiğini ölçtürmekten korkuyor. Bunun altında yatan sebep ise onca para döktüğü işin sonunda karşılığını alamadığını görmenin insanda oluşturduğu dayanılmaz acıdan kaçınma hissi.

Şimdi tüm bu yazdıklarımın sonunda biraz tebessüm etmek için Show TV’de yayınlanan Güldür Güldür Show adlı tv komedi yapımının “Reklam Nasıl Yaratılır?” konulu skecini paylaşmanın faydalı olduğunu düşünüyorum.

SURUÇ’TAKİ MENFUR SALDIRIYI BASININ HABER YAPIŞ ŞEKLİ ÜZERİNE ELEŞTİREL BAKIŞ

Öncelikle 20 Temmuz 2015 tarihinde Şanlıurfa’nın Suruç ilçesinde gerçekleşen menfur saldırıdan ötürü üzüntülerimi belirtirken bu saldırıyı planlayan ve gerçekleştirenlerin en ağır şekilde cezalandırılmasını talep ediyorum.

Elbette haberi öğrenince ilk yaptığım iş internete girip haber hakkında bilgi almaktı.

Ancak baktığım birkaç haber sitesi beni daha önce web sitemde yazdığım bir yazıya ( Basınımızın Terör Olayları İle İmtihanı ) beni  yönlendirmişti.

Basınımızın terör olaylarını verirken etik davranıp davranmadığı sorusu aklıma geldi.

Açıkçası ben terör olayları haber yapılırken kullanılan dil ve haber yapış şeklinde ciddi hatalar yapıldığını düşünüyordum.

Aklıma hızlıca bir araştırma yapmak geldi.

Ulusal basında yer alan bazı gazete ve haber siteleri acaba Suruç saldırısını nasıl vereceklerdi.

Acaba basınımız etik davranıyor ve provakatif başlıklar atmıyor olup ben konuyu abartıyor olabilir miydim?

Araştırmamı çok kısaca şu şekilde yaptım.

Belirlemiş olduğum gazetelerin internet sitelerine bakarak, ana sayfalarında suruç saldırısını hangi sözcüklerle ifade ettiğini inceledim.

Şimdi aşağıda sonuçları sizinle paylaşıyorum.

Ana başlık olarak gazetenin adını yazacağım.

Alt tarafına da  Suruç saldırısı ile ilgili haberi hangi başlıkla duyurduğunu yazacağım.

Sonrasında kararı sizin objektif yargılarınıza bırakıyorum.

MYNET İnternet Sitesi:

“İşte Patlama Anı”

“Onlarca Kişi Böyle Hayatını Kaybetti”

“Suruç Kan Gölü”

“Patlamadan Korkunç Görüntüler”

“Canlı kalmadı”

“Cesetlerin Altında Kaldık”

HABER7.COM İnternet Sitesi:

“İşte Suruç’taki Patlama Anı”

“Suruç’ta Büyük Patlama: Ölü Ve Yaralılar Var”

“Olay Yerinden İlk Görüntüler: Kültür Merkezi Ceset Dolu”

HÜRRİYET GAZETESİ İnternet Sitesi:

“28 ölü”

“18+ O an”

“Kahreden Çığlıklar”

TARAF GAZETESİ İnternet Sitesi

“Suruç’ta Patlama”

“SGDF’li Gençler Katledildi”

MİLLİYET GAZETESİ İnternet Sitesi:

“Korkunç Saldırı”

“Ölü Sayısı Artıyor, Tablo Ağırlaşıyor”

“İşte Korkunç Patlamanın Olduğu An”

SABAH GAZETESİ İnternet Sitesi:

“Saniye Saniye Görüntülendi”

“İşte Patlama Anı”

“Suruç Saldırısının Şiddetini Anlatan Sözler: Cesetlerin Altında Kaldım”

“İşte O Dehşet Anları”

“ Suruç’ta Kahreden Çığlıklar”

 CUMHURİYET Gazetesi İnternet Sitesi:

“İşte Suruç’taki Patlama Anı”

“Suruç’taki Dehşet Anları”

GÜNEŞ Gazetesi İnternet Sitesi

“Suruç’ta Canlı Bomba Dehşeti”

“Ölü Sayısı Devamlı Artıyor”

“Görgü Tanığı Dehşeti Anlattı”

POSTA Gazetesi İnternet Sitesi

“Cumhuriyet Tarihinin En Kanlı 3. Saldırısı”

“Suruç’taki Saldırı Saniye Saniye Kamerada”

“Suruç’ta Patlama: Dakikalar Önce Çekildi”

SÖZCÜ Gazetesi İnternet Sitesi

“28 Ölü, Onlarca Yaralı”

“Ölü Sayısının Artmasından Endişe Ediliyor”

“Tam Açıklama Yapılırken İşte Patlama Anı”

STAR Gazetesi İnternet Sitesi:

“Kameralar Saniye Saniye Kayıttaydı; İşte O Patlama Anı”

“İşte Patlama Bölgesindeki O Dehşet Anları”

“İşte korkunç Patlamadan Hemen Önce Çekilen Kare”

YENİŞAFAK Gazetesi İnternet Sitesi:

“Patlama Anı ve 10 Saniye Öncesi”

“28 Kişi Öldü, 100’e Yakın Yaralı”

“Hastane: Yanık ve Parça Tesirli izleri Var”

İşte ulusal basınımızın internet sitelerinde menfur bir terör saldırısını sunuş şekli.

Kararı siz verin.

Ben acizane fikrimi bir kez daha tarihe not düşmek adına paylaşmak istiyorum.

Terör örgütlerinin ve terörün temel amaçlarından biri yapmış oldukları kanlı eylemlerle toplumun içerisine korku ve endişe salmak, güvenlik endişesi doğurmak ve saldıkları bu korkunun gücüne dayanarak karşısındaki yapıları ( devlet, asker, sivil halk) sindirmeyi sağlamak.

Dolayısı ile basınımız yapmış oldukları bu yayınlarla, bu dehşet, korkunç ifadelerini yazmakla, bu görüntüleri yayınlamakla aslında bilmeyerek terörün ekmeğine yağ sürdüler.

Keşke bu olay hiç olmasa idi.

Maalesef bu konuda keşke demek yeterli olmuyor.

Ancak keşke basınımız da daha dikkatli olsa.

Haber yaparken bu gibi tahrik edici cümleler kurmak yerine hadiseyi lanetleyen ve üzüldüğümüzü ama bu gibi olayların toplumumuzun birlikteliğine zarar veremeyeceğini söyleselerdi.

Keşke ortak bir karar alarak hiçbir yerde bomba patlama anı ve kanlı görüntüleri yayınlamama kararı alsalardı.

Biz 11 Eylül hadiselerinde ABD basının gösterdiği hassasiyeti Türkiye’deki medya kuruluşlarında da görmek istiyoruz.

BASIN KURULUŞLARININ SAHİPLERİ LÜTFEN YAPTIĞINIZ HABERLERLE TERÖRÜN EKMEĞİNE YAĞ SÜRMEYİNİZ.

HABERLERİNİ DAHA DİKKATLİ YAPINIZ.

UNUTMAYINIZ SİZLER GAZETECİ OLMANIN ÖTESİNDE ÖNCE İNSANSINIZ…

Basınımızın Terör Olayları İle İmtihanı ve Yapması Gerekenler

Değerli okuyucular,

Aşağıdaki yazımı 21 Haziran 2012 tarihinde kalem almışım.

Maalesef bugün Şanlıurfa Suruç’ta gerçekleşen menfur terör eylemi sonrası yazıyı tekrar buraya koyma ihtiyacı hissettim.

Bu saldırıyı yapanları lanetlerken, basınımıza da bu tür olayları haber yaparken daha dikkat demek istiyorum.

Yaz ayları ile beraber basının ve Türkiye’nin gündemine bazı kirli eller tarafından konulan “ terör” olayları konusunu basının nasıl sunduğu ile ilgili, her haberleri izlediğimde aklıma aynı soru geliyor ?

Basın haberleri verirken “basın etiği” konusuna ne kadar dikkat ediliyor ?

Basın haberleri aktarırken, sunuş biçimleri itibari ile,  farkında olmadan acaba teröristlerin istediği amaca ulaşmalarına dolaylı olarak yardımcı olmuyor mu ?

Öncelikle terör konusunun sadece ülkemizin değil, aslında tüm dünyanın başının belası bir konu olduğunu belirtmekte fayda var. Ülkemizin de yaklaşık 30 yıldır kanayan yarası olan bu soruna siyasilerin, askeriyenin, sivil insiyatifin hep beraber tez amanda çözüm getirmesini temenni ediyorum.

Benim özellikle değinmek istediğim “terör” olaylarına basının yaklaşımı ve bu olayların kamuoyuna duyurulma şekli.

Ülkemiz basını (  herhangi bir kuruluşu veya grubu ayırt etmeden  söylüyorum)  bence terör olaylarını haber yapmada çok temel hatalar yapıyor.

İlk önce  şunu söyleyelim basının haber değeri açısından elbette terör saldırıları haber değeri taşımaktadır. Kamuoyunun yaşananlar konusunda medyadan bilgi alması en doğal hakkıdır. Dolayısıyla basının sorduğu “ ne yapalım, haber yapmayalım mı ?” sorusunun cevabı, kesinlikle bu olaylar haber yapılacaktır. Bunda tartışma yok.

Ancak sorun olayların “haber yapılması değil”, sorun olan “ olayların nasıl haber yapıldığıdır”.

Terör olaylarının temel amacı toplumda “korku” hissinin yayılması, “ güvende olmadıkları” hissinin yayılmasını sağlamaktır. Hangi davayı savunursa savunsun, terör olaylarının temelindeki unsur budur. Teröristlerin amacı, hükümetleri,  terör olayları sonucu istenilen korku düzeyine getirerek, istediklerini kabul ettirmeye sevk etmektir.

İşte bizim basınımız da  terörün bu isteğine, yaptığı haberlerle istemeden ( bunu isteyebileceklerini tahayyül edemiyorum ) alet olabilmektedir.

Şehit haberlerinin basındaki yansımalarına baktığımda, “ağlayan, ağıt yakan, gözyaşları döken” ailelerin görüntüleri ve fotoğrafları çok fazla sayıda tekrar ettirilerek, defaatle ekranlara yansıtılıyor.

Şehit olan gençlerimizin aileleri ile son telefon görüşmeleri, son yazdıkları mektupları, haberin arkasından acıklı fon müzikleri eşliğinde adeta klip izlermişçesine sunuluyor.

Haber bültenlerinin belli bölümünde artık sürekli bu tabloları, haber değerinden öte adeta dramatize etmenin en abartılı halleri ile izlettiriliyor.

Peki basın bu şekilde haber yaptığında kime yarıyor ?

Peki ne yapalım ? Çözüm ne ?

Bence çözümü RTÜK’te veya cezalarda aramamalı.

Basın kuruluşlarının tamamı bence bu tür olayları yaparken kullandıkları kelimelere, haberlerde kullanılan görüntülere, haberlerin yansıtılma şekline tekrar tekrar bakmalı. Haber yaparken çok titiz davranmalı. Haberlerini sunarken teröristlerin istediği korku halinin psikolojik yıkımın en aza indirilmesi için elinden geleni yapmalıdır.

Bu konuda haber kanallarının, gazetelerin, editörleri, yöneticileri, muhabirleri hep bir elden bu konuda gerekli hassasiyeti göstermelidir.

Bu konuda en temel örneklerden bir tanesi yakın tarihimizde 11 Eylül Amerika saldırılarında, hafızlarınızda hangi kareler var ? Saldırıda hayatını kaybedenlerin bedenlerini görebildiniz mi ?

Yoksa saldırıda sadece üst katlardan atlayan birkaç kişinin görüntüsü ve çöken binaların tozlarını mı gördük ?

Oysa saldırılar saniye saniye televizyonlarda veriliyordu. Hatta ikiz kulelerin çöküşünü canlı olarak izledik ama görüntüler çok sınırlı idi.

Söylemek istediğim şu, haberi yansıtırken, haberin doğuracağı tesiri tespit etmek basının elinde. Bu yüzden de basının sorumluluğu çok büyük.

Ben yine aynı noktaya geliyorum ve  buradan basınımıza seslenmek istiyorum.

Basın Mensupları ! Bu olayları haber yaparken, lütfen, bir kez daha düşünseniz.

Hatta birkaç kez düşünseniz.

Haberciler olarak basının günümüzde nelere muktedir olduğunu çok iyi biliyorsunuz.

Elinizdeki kalemin, fotoğraf makinesinin, kameranın vicdani sorumluluğu çok büyük.

Hiçbir güç yoktur ki, onu kullanan kişilerin üzerinde sorumluluk bırakmasın.

Bu ve benzeri olaylar daha önce kaç kez yaşandı.

Umarım basınımız bundan sonra bu olaylardan ders çıkarır.

Eğer biz terörle mücadelede  başarılı olmak istiyorsak, devletimizle, hükümetimizle, siyasi partilerimizle, iş adamlarımızla, Türkiye’de yaşayan 75 milyona varan nüfusumuzla, medyamızla hep bir yürek olmalıyız.

Basınımızın bu konuda gereken hassasiyeti göstereceğine inanıyorum.

 

Kişilerarası İlişkileri Bozan İletişim Biçemleri Hakkında

Değerli sayfa ziyaretçileri,

Okumuş olduğum iletişim ile ilgili Erol MUTLU’nun yazmış olduğu “İletişim Sözlüğü” adlı çalışmada, kişilerarası ilişkileri bozan iletişim biçemlerinden behsediliyordu.

Burada yer almasının faydalı olacağını düşündüm.

İstifadenize sunuyorum.

Kişilerarası ilişkileri bozan iletişim biçimleri şunlardır:

  1. Yatıştırmacı Biçem:                                                                                                                                    Her zaman herkesi, sevgilerini kazanmak için hoşnut tutmaya çalışmak. BU biçem diğer insanların kendilerini suçlu hissetmelerine ya da acıma duygularını kışkırtmaya yarar.
  2. Suçlayıcı Biçem:                                                                                                                                          İnsanları boyun eğmeye zorlamaya çalışmak; onları her konuda suçlamak; bu biçem diğer insanları korkutur ve onların kendilerini çaresiz durumda hissetmelerine yol açar.
  3. Aşırı Mantıklılık:                                                                                                                                       Bu biçem insanların kendisinin ne denli akıllı olduğunu göstermek için mantığı ve düşünceyi sürekli vurgulaması şeklinde ortaya çıkar; bu biçemde duygulara yer yoktur ve diğer insanların aşağılık duygusuna kapılmalarına, kendilerini aptal konumuna indirgenmiş hissetmelerine yol açar.
  4. Konu Dışılık:                                                                                                                                                Mevcut her araçla dikkat çekmeye yönelik bir biçem olup diğer insanların dengesizlik duygusuna kapılmalarına yol açar.

(Aktaran Erol Mutlu, İletişim Sözlüğü, Ayraç Yayınları, Sayfa 144)

Sosyal Bilimleri Sevme Nedenlerimden Sadece Biri…

“Sosyal Bilimleri Sevmemin Bir Nedeni”

Bu yazıda sosyal bilimleri niçin sevdiğime ilişkin kısa bir paylaşımda bulunmak istiyorum.

Doktora yeterlilik çalışması için danışman hocamın tavsiyesi ile sosyoloji alanında kitapları okumaya bu dönemde ağırlık verdim.

Okuduğum kitaplardan biri sosyoloji alanında başucu kitabı olacak Antony Giddens’ın “Sosyoloji” adlı yaklaşık 1080 sayfalık kitabı. Okumaya yeni başladım. Bitirmeyi iple çekiyorum. Ama sindire sindire okuduğum için zaman alacak gibi gözüküyor.

 

Şimdi bu kitaptan bir bölüm alıntılayıp yazının sonunda niçin sosyal bilimleri sevdiğimi kısaca açıklamayı murad ediyorum.

Alıntı şöyle:

“Arli Hocschild’in Yönetilen Kalp: İnsan Duygularının Ticarileştirilmesi adlı yapıtıdır. California Üniversitesi’nde sosyoloji profesörü olan Hocschild ABD’de, Atlanta’daki Delta Havayolları Hostes Eğitim Merkezi’ndeki eğitim programlarını gözlemlemiş, bir dizi mülakat yürütmüştü.

Hocschild eğitim programlarındaki hocalardan biri  olan bir pilotun yorumunu hatırlıyor : “Şimdi kızlar sizden oraya gitmenizi ve gerçekten gülümsemenizi istiyorum”. Pilot “Gülümsemeniz sizin en büyük varlığınızdır. Sizden oraya gidip onu kullanmanızı istiyorum. Gülümseyin, gerçekten gülümseyin. Gülümsemenizi sunun.”

Hocschild bu durumu “duygusal emek” kamu içinde gözlenebilir (ve kabul edilebilir) bir yüz ve beden sunumu yaratabilmek için kişinin kendi duygularını yönetebilmesini gerektiren emek eğitimi diye adlandırıyor.

Hochschild’e göre, “çalıştığınız şirketler yalnızca sizin fiziksel hareketlerinizi değil, duygularınız üzerinde de söz sahibidir. Şirketler siz çalışırken sizin gülümsemenizin de sahibidirler.”                     (Antony Giddens ; Sosyoloji, Kırmızı Yayınları, Sayfa 58)

Açık söyleyeyim bu satırları okuduktan sonra yarım saat kadar kitabı okumaya devam edemedim.

34 yıllık hayatımda hiç fark etmediğim bir şeyi bugün okuduğum bir sosyoloji kitabında görmüştüm.

Sonra bunun gerçek hayatta sokakta karşıma nasıl çıktığını düşündüm.

Örneğin dün bri marketten alışveriş yaparken kasiyerin ben de dahil olmak üzere herkese karşılık bulsun bulmasın “ hoşgeldiniz” demesi acaba kurumsal bir zorunluluk muydu, yoksa içinden gelerek mi yapıyordu?

Aslında çalışan o an günün yorgunluğu ile bana “holgeldiniz” demek istemiyor olamaz mıydı?

Velev ki bana “Hoşgeldiniz” demese bunun kendisine yansıması nasıl olurdu?

Bu gündelik hayattan  küçük bir örnek.

Yine bir pop şarkıcısı veya tiyatro oyuncusu daha önce yapmış olduğu bir konser veya tiyatro gösterisi için biletler satıldığında tam konser günü bir akrabasını kaybettiğinde konseri iptal etmek istediğinde, anlaşma yaptığı organizasyon firması veya kurum “ Kusura bakmayın, anlaşmayı ihlal edemezsiniz, biz de çok üzüldük, ama konsere çıkıp insanları eğlendirin” dediğinde acaba o şarkıcı “ Sizinle bugün burada olduğum için çok mutluyum” derken içinde yaşadığı fırtınalar kendi psikolojisini ve işine bakışını nasıl etkiledi?

Biz bir özel şirket veya kamu şirketi ile ücreti karşılığı çalışma ilişkisi içinde olduğumuzda acaba bilgimizi, emeğimizi bir ücrete mi dönüştürüyoruz yoksa bunların yanında davranışlarımızı, tavırlarımızı, hatta duygularımızı da mı mesai saati içinde iş akdi sonucu işverenimize rızamızla teslim ediyoruz?

Günün sonunu bu sorularla getirdim.

Bu sorularım belki ileride bir makalemin konusu olur. Kim bilir?

Gelelim başta söylediğim soruya “Sosyal Bilimleri sevme sebeplerimden birine”.

Kısaca söylemem gerekirse, sosyal bilimlerin insan hayatını incelemesi, toplum hayatına hem onun içinden ama bir o kadar da dışından bakması, bizim “gündelik hayat, böyle olması gerekiyor” dediğimiz şeylerin perde arkasını görmeye çalışması, aslında görünenin gözümüze gözükenden daha fazlasını içerisinde barındırdığını anlatması yüzünden sosyal bilimleri seviyorum.

Bugün benim 34 yıldır hayatımda görmediğim bir gelişmeyi bir sosyoloğun akademik çalışmasında görmüş olmanın bana verdiği mutluluğu tarif etmem imkânsız.

Sadece belki şu benzetme duygularımı anlatmaya yardımcı olabilir “ Bir çocuğun yeni bir şeyi öğrendiğinde yaşadığı mutluluk gibi, mesela ilk bisikleti sürmeyi öğrendiğinde veya ilk yüzmeyi öğrendiğinde yaşanan çocuksu mutluluk gibi”.

Dolayısıyla bilim sayesinde hayatı okuma biçimimin bir önceki günden bir adım daha ilerlediğini görmek beni çok mutlu ediyor.

İçimdeki yeni bir şeyler öğrenme azminin hiç sönmemesi ümidi ile…

 

 

 

Engelleri Avantaja Çevirin

Değerli site ziyaretçileri,

Sizinle  Düzce Üniversitesi’nde öğrencilerimle Sözel İletişim ve Hitabet dersi kapsamında izlediğimiz bir videoyu paylaşmak istiyorum.

Video çok üretici bulduğum ve hem derslerim hem de kendi kişisel gelişimim için takip ettiğim “TEDx Talks” adlı etkinlikten alınmıştır.

Video, Türkiye’de halkla ilişkiler mesleği ile ilgilenen herkesin ismine aşina olduğu halkla ilişkilerin Türkiye’deki ilk uygulayıcılarından olan Betul Mardin’in hayat hikayesinden küçük kesitleri içeriyor.

Gerçek hayat hikayelerini her zaman etkileyici ve eğitici bulmuşumdur.

Ben çok istifade ettim, sizlerin de istifade etmesini temenni ediyorum.

 

 

 

Bir Trafik Cezası ve Trafik Polislerinin İtibarı Üzerine Yaşamdan Bir Kesit…

Değerli okuyucular burada payalaşacağım yazı başımdan yakın zamanda geçmiş bir hadise ve bana düşündürdükleri üzerine.

Öncelikle olayda geçen kişilerin tüm  trafik polisi camiasını  kesinlikle bağlamayacağını özellikle belirtmek isterim.

Çünkü her meslek dalının içinde iyi örnekler olduğu gibi kötü örnekler de olur.

Ve kötü örneklerden yola çıkarak genelleme yapmak da en büyük hatalardan biri olacaktır.

Elbette unutulmaması gereken kötü örneklerin iyi örneklere göre çok daha fazla genellenir olması.

Şimdi gelelim başımdan geçen hadiseye.

Bu aralar İstanbul’daki doktora çalışmam sebebi ile çok fazla seyahat eder oldum.

Hayatımın büyük bölümü yollarda geçiyor.

Yine bir İstanbul seyahati sonrası dönüş yolunda bir trafik kontrolüne denk geldim.

Bu gayet normal. Elbette trafik kontrolü olacak, olmalı da.

Bu trafik kontrolü esnasında yaşadığım ceza deneyimi benim bu satırları yazmama sebep oldu.

Bir trafik polisi ehliyetimi  istedi ve aracı kenara çekmemi söyledi.

Ehliyetimi verdim, aracımı kenara çektim.

Sonrasında polis memuru elindeki telefonla sanırım trafik merkezinden birisi ile konuştu.

Plaka bilgilerimi verdi.

Telefonda konuştuktan sonra polis memuru şöyle dedi:

” Oooooo, olmadı şimdi. Araç muayeneniz yokmuş. Ruhsatınızı alalım…”

Ardından beni arkadaşına yönlendirdi.

Ben birinci polis memurunun verdiği bu tepkiyi de açıkçası garip buldum.

Altı üstü tarfik muayenem 2 ay gecikmişti.

Bunun için böyle bir tepki garip geldi.

Neyse birinci polis memurunun tepkisinin şokunun atlatamadan ikinci bir şokla karşılaştım.

Polis memuru eline ceza yazdıkları defteri alarak şöyle dedi:

” Hadi bakalım, bu akşamki siftahımızı yapalım…”

Ruhsatla beraber defterlerin yanına geçti.

Bu sırada ben ikinci şoku yaşamakla meşguldüm.

Siftah ne demekti yahu?

Benim bildiğim siftah ticari işletmelerle ilgili, işyerlerinin yaptığı ticareti anlatır bir kelime idi.

Merak edip yanılıyor muyum diye sözlük konusunda en güvenilir kaynaklardan biri olan Türk Dil Kurumu sözlüğüne baktım, siftah ne demek diye.

Arapça kökenli bir kelime imiş.

Manası da şöyle:

 

1. isim, ticaret İlk alışveriş
Daha sabahtan beri siftahım yok!” – N. Cumalı
2. zarf İlk kez
Aylarca süren bir ayrılıktan sonra, Selim’in Anadolu’ya siftah ayak bastığı yerdi burası.” – Halikarnas Balıkçısı

Düşüncem yanlış değildi.

Siftah son derece ticari bir kelime idi. Ticarethanelerdeki alışverişin karşılığında kullanılıyordu.

Trafik cezası yazan bir polisin ticari bir iş veya eylemi yoktu ki. Niye böyle demişti şimdi?

Neyse ben bu ifadeden rahatsız olduğumdan olsa gerek polis memurundan bir iki adım geride, hiçbir şey söylemeden trafik cezasının yazılmasını bekledim.

Tam olarak emin değilim ama, trafik polisinin cezayı yazması bir hayli zaman aldı ve ben sıkıldığımı hissettim.

Oysa hazır bir ceza formu üzerinde doldurması gereken alanlar belli idi.

Ve toplamda bir ceza evrakı bir de geçici trafiğe çıkış belgesi düzenlenecekti.

Bu kadar üzün sürmemeliydi diye düşündüm.

Neyse bir hayli bekledikten sonra, polis yine yüzüme dahi bakmadan ” şuraları imzalayın dedi, cezayı hemen ödersem indirimli olacağını, ikinci kez yakalanmam halinde aracın bağlanacağını” söyledi.

Ben de evraklarımı alıp hiçbir şey söylemeden ( teşekkür veya kızgınlık ifade eden kelimeler gibi ) aracıma binip gittim.

Neyse bir kaç gün içinde araç muayenemi yaptırdım.

Cezamı da ödemeye çalışıyorum, ancak ne Garanti Bankası internet şubesinden ne de Gelir İdaresi Başkanlığı web sitesinden cezamı internet üzerinden ödeyemedim.

Gelir idaresi web sitesi üzerinden  sisteme girdiğimde bilgiler hatalı diyor.

Belki ben de hata yapıyor olabilirim.

Ancak istenilen bilgiler ne ise ruhsat üzerinden tek tek giriyorum.

Garant Bankası ise  “Maliye sisteminde cezanız gözükmüyor” gibi bir hata veriyor.

Dolayısı ile iki durum da ayrı garip.

Bir ceza kesilmiş elimde evrak var.

Ama  bu ceza resmi kayıtlarda bir türlü karşıma çıkmıyor ki ödeme yapabileyim.

Yani cezayı elimde tutuyorum ama sistemlerde gözükmüyor.

Neyse bu da konunun bir başka boyutu.

Ama benim asıl üzüldüğüm konu bu değil.

Beni asıl üzen karşılaşmış olduğum trafik polislerinin tavrı, yaklaşımı ve bunun trafik polislerinin algısına olumsuz etkisi.

Benim cezalara itirazım yok.

Netice itibarı ile kanunlarla düzenlenen hususlar.

Ancak trafik polislerinin ceza kesme esnasında bir kere dahi adımızı bile söylememesi,

Trafik cezası işlemini ticari bir tabir olan “siftah” kelimesi ile nitelemesi,

Durdurma esnasında ve uğurlama esnasında “iyi akşamlar”, ” hayırlı yolculuklar”, “geçmiş olsun”, ” lütfen en kısa sürede muayenenizi yaptırınız, cezayı da 15 gün içinde öderseniz indirimli ödeyebilirsiniz”  gibi nezaket ve açıklayıcı kelimelerden birkaçını dahi lütfedip söylememesi beni en çok yaralayan.

Bu kadar mı zor bunu söylemek?

Emin olun eğer bu söylediğim birkaç kelime söylenmiş olsa idi şu an ben bu yazıyı yazmakla meşgul değildim.

Kuvvetle muhtemel bir teşekkür yazısı yazıyor idim.

Hadiseyi birkaç arkadaşımla konuştuğumda bana ” sen konuyu anlamamışsın, adamlar senden başka bir şey istemiş, cezanın çok daha küçük bir bölümü ile durumdan kurtulabilrrdin, o yüzden ceza yazımı o kadar uzun sürmüş” sözleri ise konunun bir başka vahim boyutu.

Bu yaşadıklarımı ispat etmem sanırım mümkün değil.

Çünkü ceza  bana akşamın karanlığında kesildi.

Ve iki trafik polisi ve benim dışımda bu diyalogu bilen başka bir insan yok.

Ben de herhangi bir kayıt cihazı taşımadığım için bu durumu ispat edemem.

Olayın şahidi herşeyi bilen Allah, iki polis memuru ve ben.

Neyse bu olayı anlatmamdaki asıl gaye şu.

Kamuoyunda trafik polisi denildiğinde aklınıza ne geliyor sorucuna cevaben  ilk sırada trafik cezası geliyorsa, bu bence trafik polisliği mesleğinin algısı açısından önemli bir sorun.

Çünkü bana kalırsa trafik polisi denildiğinde ilk akla gelmesi gereken trafiğin düzenli bir şekilde akmasını temin eden, trafiği tehlikeye sokan şekilde aşırı hız yapan, alkollü araç kullanan ve hem kendi hem diğer araçların ve yayaların hayatını tehlikeye atan durumları önlemek için çaba sarfeden fedakar insanlar akla gelmeli.

Eğer ikinci akla geliyorsa sorun yok.

Ama ben kendi etrafımda birkaç kişi üzerinde trafik polisi diyince akla ne geliyor dediğimde ” ceza ” , ” ceza koçanı” gibi ifadeleri sıklıkla duydum.

Dolayısı ile ben Emniyet Genel Müdürlüğü yetkililerinin yerinde olsam ,bu tür kötü örneklerin önüne geçebilmek için, trafik  polislerine ” iletişim eğitimi” kapsamını ve iletişim eğitimi yoğnuluklarını artırırdım.

Bir dönem trafik polislerinin üniformalarına monte edilmiş kameralar kullanılacağını haberlerde görmüştüm.

Böylece hem trafik polisi hem de vatandaşlar yaşadıkları sorunlarda bir delil bulundurmuş olacaklardı.

Ben zannetmiyorum ki, bana ceza yazan trafik polisinin üniformasında bir kamera olsa, bana “siftahımızı yapalım” diyerek ceza defterini eline alsındı.

En azından çevirme esnasında ve giderken ” iyi akşamlar” , ” hayırlı yolculuklar” gibi nezaket ifadeleri kullanırlardı.

Dediğim gibi bu yaşadığım hadise ile bütün bir emniyet camiası mesul tutulamamaz, tutulmamalı.

Çok sevdiğim bir söz var ” Tüm genellemeler yanlıştır, bu da dahil”.

Dolayısı ile münferit bir olay üzerinden genelleme yapmamalı.

Ancak ben iletişimle ilgilenen biri olarak, yaşadığım bu deneyimi başka kişiler de yaşıyor iseler, bunun emniyet teşkilatının trafik şube ve çalışanları açısından zaman içinde olumsuz bir algı oluşturacağını düşünüyorum.

Ve her zaman iletişimin, nezaketli üslubun , beşeri münasebetlerde çok önemli olduğunu bu vesile ile bir kez daha hatırlatmak istiyorum.

Bu olaydan çıkardığım derslere gelince ;

1. Zamanı geldiğinde trafik muayeneni yaptır, yoksa trafik cezası, muayene gecikme cezası derken normalin hayli üzerinde bir meblağ cebinden çıkar.

2. Hangi meslekte olursa olsun işini iyi yapanlar ve işini kötü yapanlar vardır.

3. Bizler her zaman işini iyi yapanları örnek alıp, iyilerin yayılması için gayret sarfedenlerden olmalıyız.

Sözün özü “iletişim önemli azizim”…

 

 

Gençlerle Medya Üzerine Konuştuk

Değerli takipçilerim, bugün ( 09 Ağustos 2014) Gençlik ve Spor Bakanlığı’nın gençlik kampları kapsamında bulunan Bolu Aladağ Gençlik Kampı’nda gençlerle bir araya geldik.

Öncelikle benim gibi daha önce Bolu’ya kadar gelip Aladağ’a gelmeyenler varsa kesinlikle gelmelerini tavsiye ederim.

Ağustos’un en sıcak günlerinde dahi sırtınıza uzun kollu bir elbise almadan oturamayacağınız kadar serin 1200 metre rakımlı bir doğa harikası.

Kamp detayını görmek isteyenler için bakanlığın gençlik kampları web sayfasını paylaşmak isterim.

http://genclikkamplari.gsb.gov.tr

Gençlerle kamplarının son gününde Medya konulu bir söyleşi gerçekleştirdik.

Söyleşimizde geleneksel medya, yeni medya, medyanın bize sundukları üzerine konuştuk.

Ben çok keyif aldım bu söyleşiden, umarım genç arkadaşlarımız da memnun olmuşlardır.

Bu arada kamp esnasında ev sahiplikleri ile beni mahcup hissettiren Bolu Gençlik Hizmetleri ve Spor İl Müdürlüğü Gençlik Merkezi  Müdürü Şennur SARIBERBEROĞLU ve Bolu Gençlik ve Spor İl Müdürlüğü personeli Şaban ALBAYRAK’a teşekkürü bir borç bilirim. 

Gençlik ve Spor Bakanlığı’nı da gençlik kampları etkinliğinden ötürü tebrik eder, bu gibi sosyal çalışmalarının artarak devamını dilerim.Bolu Aladağ

Myhome Reklamı Eleştirisi

Bu yazıda yine bir reklam eleştirisi yapacağım.

Ağaoğlu Grubu’nun Myhome reklamı ile ilgili bazı konulara değinmeye çalışacağım.

İlk olarak izlemeyenler için reklam filmini aşağıdaki linkten izleyebilirsiniz: 

Ağaoğlu My Home Küçük Maslak Reklamı (Yeni 03.2014)

https://www.youtube.com/watch?v=JThFCjfi-nc

Reklam bir İngilizce kursundaki sınıfta gerçekleşiyor. Sınıfta öğretmen bir öğrenciyi ayağa kaldırıp,

“ His home, her home, your home, my home” diyor. Yani “onun evi, senin evin, benim evim” diyor.

Sonrasında öğrenci my home deyince,  öğretmen my home dedikten sonra “Great” yani “güzel” diyor,            bir anda Türkçe’ye dönüp tahtada da “myhome afişi beliriyor” ve hoca bir anda “Üstelik 36 ay sıfır faizden başlayan sınırsız ödeme seçenekleri ile” diyor. Ardından tanıtım filmi başlıyor ve kampanya hakkında bilgi veriyor.

Sonrasında bir bakıyoruz ki tanıtım yapılırken, İngilizce öğretmeni öğrencilerini almış ve evleri gezdiriyor.

Nasıl yani, ciddiye alsak, buradan şu anlam çıkıyor, İngilizce öğretmeni boş zamanlarında emlak temsilciliği yapıp myhome evlerini öğrencilerine tanıtıyor oradan ek gelir elde ediyor gibi bir anlam çıkıyor.

Ki bu garip ve komik bir durum.

Sonrasında öğrencileri 62 kapı numaralı kendi dairesinin önüne götürüp “This is key and this is my home” diyor. Yani “bu anahtar ve bu benim evim” diyor. Ve öğretmen eve giriyor.

Tam filim bitti derken bu sefer bir başka durum ortaya çıkıyor. 61 Kapı numaralı yan dairenin kapısı açılıyor ve içeriden Ali Ağaoğlu çıkıyor, kapıdaki gençlere hayırdır çocuklar diyor. Çocuklar da “Ali bey sizde mi buradasınız diyorlar?” şaşırarak.

Ve Ali Ağaoğlu’ndan tarihi cevap “Of Course this is my home” yani “ Elbette, tabii ki,  bu benim evim” diyor. Sonrasında “hayırdır” diyor ve evinin kapısını dahi kapatmadan gidiyor.

Burada iki temel sorun var. Bunu reklamı tasarlayanlar bence düşünmeli idiler.

Bir insan niçin kendisine Türkçe soru sorana İngilizce cevap verir?

Kaç Türk kendisine burada mı oturuyorsun dendiğinde “Of course, this is my home” der, bunu niye yapar?

Yoksa Ağaoğlu bu gençleri daha önceden tanımakta mıdır ? Tanımakta ise biz bunu niye bilmiyoruz. Bilmediğimiz için bu garip duruyor.

Ayrıca her sabah evinden çıkan insanlar ya kendileri evinin kapısını kapatır ya da evde bulunan birisi kapıyı kapatır.

Hiç kimse evinin kapısını kapatmadan çıkıp gitmez, böyle bir dünya yok.

Ağaoğlu filmin sonunda gençlere “Görüşürüz, kolay gelsin” diyerek oradan ayrılır.  Film biter.

Dediğim gibi burada temel birkaç garip durum var. Özet olarak tekrar vermek isterim.

1)       İngilizce öğretmenleri boş zamanlarında emlak temsilciliği yapmakta mıdırlar?

2)       İnsanlar kendilerine Türkçe soru sorulduğunda niçin İngilizce cevap verme ihtiyacı duyarlar? Veya bu ihtiyacı duyarlar mı ?

3)       İnsanlar ne zamandan beri evlerini kapılarını kitlemeden evlerinden gitmektedirler?

Bir diğer  temel eleştiri de şu, reklam filminin içinde ürün veya hizmetin isminin tekrarı önemlidir.

Ancak bunu abartmamak lazım. Yani 47 saniyelik reklam filminde  sekiz kere myhome demeye gerek yok. İnsanlara sekiz kere ürün adını söyletince insanlar koşarak ev almaya gitmezler.

Bu arada ikinci bir problem ise reklam filmini aramak için youtube girdiğimde ikinci bir reklam filmine denk geldim.

İkinci reklam filmini de aşağıdaki linkten izleyebilirsiniz.

Ali Ağaoğlu’nun ingilizce konuştuğu yeni reklam filmi

Reklamın birinci bölümü aynı ancak son bölümde Ali Ağaoğlu bu sefer İngilizce öğretmeninin evine geliyor.

Ve öğretmenler beraber aynı eve giriyorlar. Yani Ali Ağaoğlu 61 Nolu dairede iken bu reklam filminde 62 Nolu öğretmenin evine geliyor ve bu sefer öğretmenin evine “Yes this is my home diyor” ve öğretmenle selamlaşıp evine giriyorlar. Ki bu reklam filminin eleştirisine girmeyeceğim. Çünkü Öğretmen, Ali Ağaoğlu ve öğrenciler arasında garip bir ilişkiler yumağı ortaya çıkıyor ki ayrı bir konu.

Bu reklam filminin viral bir versiyonu mu ? Niye yapıldı onu da bilemiyorum Çünkü televizyonda dönen filimle internet ortamında dönen reklam birbirinden farklı. Ki ben televizyonda yayınlanmadığı için bu reklam filminin eleştirisine girmiyorum.

Reklamla ilgilenen arkadaşlar için bu eleştirilerin fikir veren unsurlar olmasını diliyorum.

Son olarak her zaman söylediğim gibi “Reklamın iyisi kötüsü olmaz” son derece yanlış bir söylemdir, “ Reklamın bal gibi iyisi de kötüsü de olur, iyi reklam vardır, kötü reklam vardır. ”