Basınımızın Terör Olayları İle İmtihanı ve Yapması Gerekenler

Değerli okuyucular,

Aşağıdaki yazımı 21 Haziran 2012 tarihinde kalem almışım.

Maalesef bugün Şanlıurfa Suruç’ta gerçekleşen menfur terör eylemi sonrası yazıyı tekrar buraya koyma ihtiyacı hissettim.

Bu saldırıyı yapanları lanetlerken, basınımıza da bu tür olayları haber yaparken daha dikkat demek istiyorum.

Yaz ayları ile beraber basının ve Türkiye’nin gündemine bazı kirli eller tarafından konulan “ terör” olayları konusunu basının nasıl sunduğu ile ilgili, her haberleri izlediğimde aklıma aynı soru geliyor ?

Basın haberleri verirken “basın etiği” konusuna ne kadar dikkat ediliyor ?

Basın haberleri aktarırken, sunuş biçimleri itibari ile,  farkında olmadan acaba teröristlerin istediği amaca ulaşmalarına dolaylı olarak yardımcı olmuyor mu ?

Öncelikle terör konusunun sadece ülkemizin değil, aslında tüm dünyanın başının belası bir konu olduğunu belirtmekte fayda var. Ülkemizin de yaklaşık 30 yıldır kanayan yarası olan bu soruna siyasilerin, askeriyenin, sivil insiyatifin hep beraber tez amanda çözüm getirmesini temenni ediyorum.

Benim özellikle değinmek istediğim “terör” olaylarına basının yaklaşımı ve bu olayların kamuoyuna duyurulma şekli.

Ülkemiz basını (  herhangi bir kuruluşu veya grubu ayırt etmeden  söylüyorum)  bence terör olaylarını haber yapmada çok temel hatalar yapıyor.

İlk önce  şunu söyleyelim basının haber değeri açısından elbette terör saldırıları haber değeri taşımaktadır. Kamuoyunun yaşananlar konusunda medyadan bilgi alması en doğal hakkıdır. Dolayısıyla basının sorduğu “ ne yapalım, haber yapmayalım mı ?” sorusunun cevabı, kesinlikle bu olaylar haber yapılacaktır. Bunda tartışma yok.

Ancak sorun olayların “haber yapılması değil”, sorun olan “ olayların nasıl haber yapıldığıdır”.

Terör olaylarının temel amacı toplumda “korku” hissinin yayılması, “ güvende olmadıkları” hissinin yayılmasını sağlamaktır. Hangi davayı savunursa savunsun, terör olaylarının temelindeki unsur budur. Teröristlerin amacı, hükümetleri,  terör olayları sonucu istenilen korku düzeyine getirerek, istediklerini kabul ettirmeye sevk etmektir.

İşte bizim basınımız da  terörün bu isteğine, yaptığı haberlerle istemeden ( bunu isteyebileceklerini tahayyül edemiyorum ) alet olabilmektedir.

Şehit haberlerinin basındaki yansımalarına baktığımda, “ağlayan, ağıt yakan, gözyaşları döken” ailelerin görüntüleri ve fotoğrafları çok fazla sayıda tekrar ettirilerek, defaatle ekranlara yansıtılıyor.

Şehit olan gençlerimizin aileleri ile son telefon görüşmeleri, son yazdıkları mektupları, haberin arkasından acıklı fon müzikleri eşliğinde adeta klip izlermişçesine sunuluyor.

Haber bültenlerinin belli bölümünde artık sürekli bu tabloları, haber değerinden öte adeta dramatize etmenin en abartılı halleri ile izlettiriliyor.

Peki basın bu şekilde haber yaptığında kime yarıyor ?

Peki ne yapalım ? Çözüm ne ?

Bence çözümü RTÜK’te veya cezalarda aramamalı.

Basın kuruluşlarının tamamı bence bu tür olayları yaparken kullandıkları kelimelere, haberlerde kullanılan görüntülere, haberlerin yansıtılma şekline tekrar tekrar bakmalı. Haber yaparken çok titiz davranmalı. Haberlerini sunarken teröristlerin istediği korku halinin psikolojik yıkımın en aza indirilmesi için elinden geleni yapmalıdır.

Bu konuda haber kanallarının, gazetelerin, editörleri, yöneticileri, muhabirleri hep bir elden bu konuda gerekli hassasiyeti göstermelidir.

Bu konuda en temel örneklerden bir tanesi yakın tarihimizde 11 Eylül Amerika saldırılarında, hafızlarınızda hangi kareler var ? Saldırıda hayatını kaybedenlerin bedenlerini görebildiniz mi ?

Yoksa saldırıda sadece üst katlardan atlayan birkaç kişinin görüntüsü ve çöken binaların tozlarını mı gördük ?

Oysa saldırılar saniye saniye televizyonlarda veriliyordu. Hatta ikiz kulelerin çöküşünü canlı olarak izledik ama görüntüler çok sınırlı idi.

Söylemek istediğim şu, haberi yansıtırken, haberin doğuracağı tesiri tespit etmek basının elinde. Bu yüzden de basının sorumluluğu çok büyük.

Ben yine aynı noktaya geliyorum ve  buradan basınımıza seslenmek istiyorum.

Basın Mensupları ! Bu olayları haber yaparken, lütfen, bir kez daha düşünseniz.

Hatta birkaç kez düşünseniz.

Haberciler olarak basının günümüzde nelere muktedir olduğunu çok iyi biliyorsunuz.

Elinizdeki kalemin, fotoğraf makinesinin, kameranın vicdani sorumluluğu çok büyük.

Hiçbir güç yoktur ki, onu kullanan kişilerin üzerinde sorumluluk bırakmasın.

Bu ve benzeri olaylar daha önce kaç kez yaşandı.

Umarım basınımız bundan sonra bu olaylardan ders çıkarır.

Eğer biz terörle mücadelede  başarılı olmak istiyorsak, devletimizle, hükümetimizle, siyasi partilerimizle, iş adamlarımızla, Türkiye’de yaşayan 75 milyona varan nüfusumuzla, medyamızla hep bir yürek olmalıyız.

Basınımızın bu konuda gereken hassasiyeti göstereceğine inanıyorum.

 

Kişilerarası İlişkileri Bozan İletişim Biçemleri Hakkında

Değerli sayfa ziyaretçileri,

Okumuş olduğum iletişim ile ilgili Erol MUTLU’nun yazmış olduğu “İletişim Sözlüğü” adlı çalışmada, kişilerarası ilişkileri bozan iletişim biçemlerinden behsediliyordu.

Burada yer almasının faydalı olacağını düşündüm.

İstifadenize sunuyorum.

Kişilerarası ilişkileri bozan iletişim biçimleri şunlardır:

  1. Yatıştırmacı Biçem:                                                                                                                                    Her zaman herkesi, sevgilerini kazanmak için hoşnut tutmaya çalışmak. BU biçem diğer insanların kendilerini suçlu hissetmelerine ya da acıma duygularını kışkırtmaya yarar.
  2. Suçlayıcı Biçem:                                                                                                                                          İnsanları boyun eğmeye zorlamaya çalışmak; onları her konuda suçlamak; bu biçem diğer insanları korkutur ve onların kendilerini çaresiz durumda hissetmelerine yol açar.
  3. Aşırı Mantıklılık:                                                                                                                                       Bu biçem insanların kendisinin ne denli akıllı olduğunu göstermek için mantığı ve düşünceyi sürekli vurgulaması şeklinde ortaya çıkar; bu biçemde duygulara yer yoktur ve diğer insanların aşağılık duygusuna kapılmalarına, kendilerini aptal konumuna indirgenmiş hissetmelerine yol açar.
  4. Konu Dışılık:                                                                                                                                                Mevcut her araçla dikkat çekmeye yönelik bir biçem olup diğer insanların dengesizlik duygusuna kapılmalarına yol açar.

(Aktaran Erol Mutlu, İletişim Sözlüğü, Ayraç Yayınları, Sayfa 144)

Sosyal Bilimleri Sevme Nedenlerimden Sadece Biri…

“Sosyal Bilimleri Sevmemin Bir Nedeni”

Bu yazıda sosyal bilimleri niçin sevdiğime ilişkin kısa bir paylaşımda bulunmak istiyorum.

Doktora yeterlilik çalışması için danışman hocamın tavsiyesi ile sosyoloji alanında kitapları okumaya bu dönemde ağırlık verdim.

Okuduğum kitaplardan biri sosyoloji alanında başucu kitabı olacak Antony Giddens’ın “Sosyoloji” adlı yaklaşık 1080 sayfalık kitabı. Okumaya yeni başladım. Bitirmeyi iple çekiyorum. Ama sindire sindire okuduğum için zaman alacak gibi gözüküyor.

 

Şimdi bu kitaptan bir bölüm alıntılayıp yazının sonunda niçin sosyal bilimleri sevdiğimi kısaca açıklamayı murad ediyorum.

Alıntı şöyle:

“Arli Hocschild’in Yönetilen Kalp: İnsan Duygularının Ticarileştirilmesi adlı yapıtıdır. California Üniversitesi’nde sosyoloji profesörü olan Hocschild ABD’de, Atlanta’daki Delta Havayolları Hostes Eğitim Merkezi’ndeki eğitim programlarını gözlemlemiş, bir dizi mülakat yürütmüştü.

Hocschild eğitim programlarındaki hocalardan biri  olan bir pilotun yorumunu hatırlıyor : “Şimdi kızlar sizden oraya gitmenizi ve gerçekten gülümsemenizi istiyorum”. Pilot “Gülümsemeniz sizin en büyük varlığınızdır. Sizden oraya gidip onu kullanmanızı istiyorum. Gülümseyin, gerçekten gülümseyin. Gülümsemenizi sunun.”

Hocschild bu durumu “duygusal emek” kamu içinde gözlenebilir (ve kabul edilebilir) bir yüz ve beden sunumu yaratabilmek için kişinin kendi duygularını yönetebilmesini gerektiren emek eğitimi diye adlandırıyor.

Hochschild’e göre, “çalıştığınız şirketler yalnızca sizin fiziksel hareketlerinizi değil, duygularınız üzerinde de söz sahibidir. Şirketler siz çalışırken sizin gülümsemenizin de sahibidirler.”                     (Antony Giddens ; Sosyoloji, Kırmızı Yayınları, Sayfa 58)

Açık söyleyeyim bu satırları okuduktan sonra yarım saat kadar kitabı okumaya devam edemedim.

34 yıllık hayatımda hiç fark etmediğim bir şeyi bugün okuduğum bir sosyoloji kitabında görmüştüm.

Sonra bunun gerçek hayatta sokakta karşıma nasıl çıktığını düşündüm.

Örneğin dün bri marketten alışveriş yaparken kasiyerin ben de dahil olmak üzere herkese karşılık bulsun bulmasın “ hoşgeldiniz” demesi acaba kurumsal bir zorunluluk muydu, yoksa içinden gelerek mi yapıyordu?

Aslında çalışan o an günün yorgunluğu ile bana “holgeldiniz” demek istemiyor olamaz mıydı?

Velev ki bana “Hoşgeldiniz” demese bunun kendisine yansıması nasıl olurdu?

Bu gündelik hayattan  küçük bir örnek.

Yine bir pop şarkıcısı veya tiyatro oyuncusu daha önce yapmış olduğu bir konser veya tiyatro gösterisi için biletler satıldığında tam konser günü bir akrabasını kaybettiğinde konseri iptal etmek istediğinde, anlaşma yaptığı organizasyon firması veya kurum “ Kusura bakmayın, anlaşmayı ihlal edemezsiniz, biz de çok üzüldük, ama konsere çıkıp insanları eğlendirin” dediğinde acaba o şarkıcı “ Sizinle bugün burada olduğum için çok mutluyum” derken içinde yaşadığı fırtınalar kendi psikolojisini ve işine bakışını nasıl etkiledi?

Biz bir özel şirket veya kamu şirketi ile ücreti karşılığı çalışma ilişkisi içinde olduğumuzda acaba bilgimizi, emeğimizi bir ücrete mi dönüştürüyoruz yoksa bunların yanında davranışlarımızı, tavırlarımızı, hatta duygularımızı da mı mesai saati içinde iş akdi sonucu işverenimize rızamızla teslim ediyoruz?

Günün sonunu bu sorularla getirdim.

Bu sorularım belki ileride bir makalemin konusu olur. Kim bilir?

Gelelim başta söylediğim soruya “Sosyal Bilimleri sevme sebeplerimden birine”.

Kısaca söylemem gerekirse, sosyal bilimlerin insan hayatını incelemesi, toplum hayatına hem onun içinden ama bir o kadar da dışından bakması, bizim “gündelik hayat, böyle olması gerekiyor” dediğimiz şeylerin perde arkasını görmeye çalışması, aslında görünenin gözümüze gözükenden daha fazlasını içerisinde barındırdığını anlatması yüzünden sosyal bilimleri seviyorum.

Bugün benim 34 yıldır hayatımda görmediğim bir gelişmeyi bir sosyoloğun akademik çalışmasında görmüş olmanın bana verdiği mutluluğu tarif etmem imkânsız.

Sadece belki şu benzetme duygularımı anlatmaya yardımcı olabilir “ Bir çocuğun yeni bir şeyi öğrendiğinde yaşadığı mutluluk gibi, mesela ilk bisikleti sürmeyi öğrendiğinde veya ilk yüzmeyi öğrendiğinde yaşanan çocuksu mutluluk gibi”.

Dolayısıyla bilim sayesinde hayatı okuma biçimimin bir önceki günden bir adım daha ilerlediğini görmek beni çok mutlu ediyor.

İçimdeki yeni bir şeyler öğrenme azminin hiç sönmemesi ümidi ile…

 

 

 

Engelleri Avantaja Çevirin

Değerli site ziyaretçileri,

Sizinle  Düzce Üniversitesi’nde öğrencilerimle Sözel İletişim ve Hitabet dersi kapsamında izlediğimiz bir videoyu paylaşmak istiyorum.

Video çok üretici bulduğum ve hem derslerim hem de kendi kişisel gelişimim için takip ettiğim “TEDx Talks” adlı etkinlikten alınmıştır.

Video, Türkiye’de halkla ilişkiler mesleği ile ilgilenen herkesin ismine aşina olduğu halkla ilişkilerin Türkiye’deki ilk uygulayıcılarından olan Betul Mardin’in hayat hikayesinden küçük kesitleri içeriyor.

Gerçek hayat hikayelerini her zaman etkileyici ve eğitici bulmuşumdur.

Ben çok istifade ettim, sizlerin de istifade etmesini temenni ediyorum.

 

 

 

Bir Trafik Cezası ve Trafik Polislerinin İtibarı Üzerine Yaşamdan Bir Kesit…

Değerli okuyucular burada payalaşacağım yazı başımdan yakın zamanda geçmiş bir hadise ve bana düşündürdükleri üzerine.

Öncelikle olayda geçen kişilerin tüm  trafik polisi camiasını  kesinlikle bağlamayacağını özellikle belirtmek isterim.

Çünkü her meslek dalının içinde iyi örnekler olduğu gibi kötü örnekler de olur.

Ve kötü örneklerden yola çıkarak genelleme yapmak da en büyük hatalardan biri olacaktır.

Elbette unutulmaması gereken kötü örneklerin iyi örneklere göre çok daha fazla genellenir olması.

Şimdi gelelim başımdan geçen hadiseye.

Bu aralar İstanbul’daki doktora çalışmam sebebi ile çok fazla seyahat eder oldum.

Hayatımın büyük bölümü yollarda geçiyor.

Yine bir İstanbul seyahati sonrası dönüş yolunda bir trafik kontrolüne denk geldim.

Bu gayet normal. Elbette trafik kontrolü olacak, olmalı da.

Bu trafik kontrolü esnasında yaşadığım ceza deneyimi benim bu satırları yazmama sebep oldu.

Bir trafik polisi ehliyetimi  istedi ve aracı kenara çekmemi söyledi.

Ehliyetimi verdim, aracımı kenara çektim.

Sonrasında polis memuru elindeki telefonla sanırım trafik merkezinden birisi ile konuştu.

Plaka bilgilerimi verdi.

Telefonda konuştuktan sonra polis memuru şöyle dedi:

” Oooooo, olmadı şimdi. Araç muayeneniz yokmuş. Ruhsatınızı alalım…”

Ardından beni arkadaşına yönlendirdi.

Ben birinci polis memurunun verdiği bu tepkiyi de açıkçası garip buldum.

Altı üstü tarfik muayenem 2 ay gecikmişti.

Bunun için böyle bir tepki garip geldi.

Neyse birinci polis memurunun tepkisinin şokunun atlatamadan ikinci bir şokla karşılaştım.

Polis memuru eline ceza yazdıkları defteri alarak şöyle dedi:

” Hadi bakalım, bu akşamki siftahımızı yapalım…”

Ruhsatla beraber defterlerin yanına geçti.

Bu sırada ben ikinci şoku yaşamakla meşguldüm.

Siftah ne demekti yahu?

Benim bildiğim siftah ticari işletmelerle ilgili, işyerlerinin yaptığı ticareti anlatır bir kelime idi.

Merak edip yanılıyor muyum diye sözlük konusunda en güvenilir kaynaklardan biri olan Türk Dil Kurumu sözlüğüne baktım, siftah ne demek diye.

Arapça kökenli bir kelime imiş.

Manası da şöyle:

 

1. isim, ticaret İlk alışveriş
Daha sabahtan beri siftahım yok!” – N. Cumalı
2. zarf İlk kez
Aylarca süren bir ayrılıktan sonra, Selim’in Anadolu’ya siftah ayak bastığı yerdi burası.” – Halikarnas Balıkçısı

Düşüncem yanlış değildi.

Siftah son derece ticari bir kelime idi. Ticarethanelerdeki alışverişin karşılığında kullanılıyordu.

Trafik cezası yazan bir polisin ticari bir iş veya eylemi yoktu ki. Niye böyle demişti şimdi?

Neyse ben bu ifadeden rahatsız olduğumdan olsa gerek polis memurundan bir iki adım geride, hiçbir şey söylemeden trafik cezasının yazılmasını bekledim.

Tam olarak emin değilim ama, trafik polisinin cezayı yazması bir hayli zaman aldı ve ben sıkıldığımı hissettim.

Oysa hazır bir ceza formu üzerinde doldurması gereken alanlar belli idi.

Ve toplamda bir ceza evrakı bir de geçici trafiğe çıkış belgesi düzenlenecekti.

Bu kadar üzün sürmemeliydi diye düşündüm.

Neyse bir hayli bekledikten sonra, polis yine yüzüme dahi bakmadan ” şuraları imzalayın dedi, cezayı hemen ödersem indirimli olacağını, ikinci kez yakalanmam halinde aracın bağlanacağını” söyledi.

Ben de evraklarımı alıp hiçbir şey söylemeden ( teşekkür veya kızgınlık ifade eden kelimeler gibi ) aracıma binip gittim.

Neyse bir kaç gün içinde araç muayenemi yaptırdım.

Cezamı da ödemeye çalışıyorum, ancak ne Garanti Bankası internet şubesinden ne de Gelir İdaresi Başkanlığı web sitesinden cezamı internet üzerinden ödeyemedim.

Gelir idaresi web sitesi üzerinden  sisteme girdiğimde bilgiler hatalı diyor.

Belki ben de hata yapıyor olabilirim.

Ancak istenilen bilgiler ne ise ruhsat üzerinden tek tek giriyorum.

Garant Bankası ise  “Maliye sisteminde cezanız gözükmüyor” gibi bir hata veriyor.

Dolayısı ile iki durum da ayrı garip.

Bir ceza kesilmiş elimde evrak var.

Ama  bu ceza resmi kayıtlarda bir türlü karşıma çıkmıyor ki ödeme yapabileyim.

Yani cezayı elimde tutuyorum ama sistemlerde gözükmüyor.

Neyse bu da konunun bir başka boyutu.

Ama benim asıl üzüldüğüm konu bu değil.

Beni asıl üzen karşılaşmış olduğum trafik polislerinin tavrı, yaklaşımı ve bunun trafik polislerinin algısına olumsuz etkisi.

Benim cezalara itirazım yok.

Netice itibarı ile kanunlarla düzenlenen hususlar.

Ancak trafik polislerinin ceza kesme esnasında bir kere dahi adımızı bile söylememesi,

Trafik cezası işlemini ticari bir tabir olan “siftah” kelimesi ile nitelemesi,

Durdurma esnasında ve uğurlama esnasında “iyi akşamlar”, ” hayırlı yolculuklar”, “geçmiş olsun”, ” lütfen en kısa sürede muayenenizi yaptırınız, cezayı da 15 gün içinde öderseniz indirimli ödeyebilirsiniz”  gibi nezaket ve açıklayıcı kelimelerden birkaçını dahi lütfedip söylememesi beni en çok yaralayan.

Bu kadar mı zor bunu söylemek?

Emin olun eğer bu söylediğim birkaç kelime söylenmiş olsa idi şu an ben bu yazıyı yazmakla meşgul değildim.

Kuvvetle muhtemel bir teşekkür yazısı yazıyor idim.

Hadiseyi birkaç arkadaşımla konuştuğumda bana ” sen konuyu anlamamışsın, adamlar senden başka bir şey istemiş, cezanın çok daha küçük bir bölümü ile durumdan kurtulabilrrdin, o yüzden ceza yazımı o kadar uzun sürmüş” sözleri ise konunun bir başka vahim boyutu.

Bu yaşadıklarımı ispat etmem sanırım mümkün değil.

Çünkü ceza  bana akşamın karanlığında kesildi.

Ve iki trafik polisi ve benim dışımda bu diyalogu bilen başka bir insan yok.

Ben de herhangi bir kayıt cihazı taşımadığım için bu durumu ispat edemem.

Olayın şahidi herşeyi bilen Allah, iki polis memuru ve ben.

Neyse bu olayı anlatmamdaki asıl gaye şu.

Kamuoyunda trafik polisi denildiğinde aklınıza ne geliyor sorucuna cevaben  ilk sırada trafik cezası geliyorsa, bu bence trafik polisliği mesleğinin algısı açısından önemli bir sorun.

Çünkü bana kalırsa trafik polisi denildiğinde ilk akla gelmesi gereken trafiğin düzenli bir şekilde akmasını temin eden, trafiği tehlikeye sokan şekilde aşırı hız yapan, alkollü araç kullanan ve hem kendi hem diğer araçların ve yayaların hayatını tehlikeye atan durumları önlemek için çaba sarfeden fedakar insanlar akla gelmeli.

Eğer ikinci akla geliyorsa sorun yok.

Ama ben kendi etrafımda birkaç kişi üzerinde trafik polisi diyince akla ne geliyor dediğimde ” ceza ” , ” ceza koçanı” gibi ifadeleri sıklıkla duydum.

Dolayısı ile ben Emniyet Genel Müdürlüğü yetkililerinin yerinde olsam ,bu tür kötü örneklerin önüne geçebilmek için, trafik  polislerine ” iletişim eğitimi” kapsamını ve iletişim eğitimi yoğnuluklarını artırırdım.

Bir dönem trafik polislerinin üniformalarına monte edilmiş kameralar kullanılacağını haberlerde görmüştüm.

Böylece hem trafik polisi hem de vatandaşlar yaşadıkları sorunlarda bir delil bulundurmuş olacaklardı.

Ben zannetmiyorum ki, bana ceza yazan trafik polisinin üniformasında bir kamera olsa, bana “siftahımızı yapalım” diyerek ceza defterini eline alsındı.

En azından çevirme esnasında ve giderken ” iyi akşamlar” , ” hayırlı yolculuklar” gibi nezaket ifadeleri kullanırlardı.

Dediğim gibi bu yaşadığım hadise ile bütün bir emniyet camiası mesul tutulamamaz, tutulmamalı.

Çok sevdiğim bir söz var ” Tüm genellemeler yanlıştır, bu da dahil”.

Dolayısı ile münferit bir olay üzerinden genelleme yapmamalı.

Ancak ben iletişimle ilgilenen biri olarak, yaşadığım bu deneyimi başka kişiler de yaşıyor iseler, bunun emniyet teşkilatının trafik şube ve çalışanları açısından zaman içinde olumsuz bir algı oluşturacağını düşünüyorum.

Ve her zaman iletişimin, nezaketli üslubun , beşeri münasebetlerde çok önemli olduğunu bu vesile ile bir kez daha hatırlatmak istiyorum.

Bu olaydan çıkardığım derslere gelince ;

1. Zamanı geldiğinde trafik muayeneni yaptır, yoksa trafik cezası, muayene gecikme cezası derken normalin hayli üzerinde bir meblağ cebinden çıkar.

2. Hangi meslekte olursa olsun işini iyi yapanlar ve işini kötü yapanlar vardır.

3. Bizler her zaman işini iyi yapanları örnek alıp, iyilerin yayılması için gayret sarfedenlerden olmalıyız.

Sözün özü “iletişim önemli azizim”…

 

 

Gençlerle Medya Üzerine Konuştuk

Değerli takipçilerim, bugün ( 09 Ağustos 2014) Gençlik ve Spor Bakanlığı’nın gençlik kampları kapsamında bulunan Bolu Aladağ Gençlik Kampı’nda gençlerle bir araya geldik.

Öncelikle benim gibi daha önce Bolu’ya kadar gelip Aladağ’a gelmeyenler varsa kesinlikle gelmelerini tavsiye ederim.

Ağustos’un en sıcak günlerinde dahi sırtınıza uzun kollu bir elbise almadan oturamayacağınız kadar serin 1200 metre rakımlı bir doğa harikası.

Kamp detayını görmek isteyenler için bakanlığın gençlik kampları web sayfasını paylaşmak isterim.

http://genclikkamplari.gsb.gov.tr

Gençlerle kamplarının son gününde Medya konulu bir söyleşi gerçekleştirdik.

Söyleşimizde geleneksel medya, yeni medya, medyanın bize sundukları üzerine konuştuk.

Ben çok keyif aldım bu söyleşiden, umarım genç arkadaşlarımız da memnun olmuşlardır.

Bu arada kamp esnasında ev sahiplikleri ile beni mahcup hissettiren Bolu Gençlik Hizmetleri ve Spor İl Müdürlüğü Gençlik Merkezi  Müdürü Şennur SARIBERBEROĞLU ve Bolu Gençlik ve Spor İl Müdürlüğü personeli Şaban ALBAYRAK’a teşekkürü bir borç bilirim. 

Gençlik ve Spor Bakanlığı’nı da gençlik kampları etkinliğinden ötürü tebrik eder, bu gibi sosyal çalışmalarının artarak devamını dilerim.Bolu Aladağ

Myhome Reklamı Eleştirisi

Bu yazıda yine bir reklam eleştirisi yapacağım.

Ağaoğlu Grubu’nun Myhome reklamı ile ilgili bazı konulara değinmeye çalışacağım.

İlk olarak izlemeyenler için reklam filmini aşağıdaki linkten izleyebilirsiniz: 

Ağaoğlu My Home Küçük Maslak Reklamı (Yeni 03.2014)

https://www.youtube.com/watch?v=JThFCjfi-nc

Reklam bir İngilizce kursundaki sınıfta gerçekleşiyor. Sınıfta öğretmen bir öğrenciyi ayağa kaldırıp,

“ His home, her home, your home, my home” diyor. Yani “onun evi, senin evin, benim evim” diyor.

Sonrasında öğrenci my home deyince,  öğretmen my home dedikten sonra “Great” yani “güzel” diyor,            bir anda Türkçe’ye dönüp tahtada da “myhome afişi beliriyor” ve hoca bir anda “Üstelik 36 ay sıfır faizden başlayan sınırsız ödeme seçenekleri ile” diyor. Ardından tanıtım filmi başlıyor ve kampanya hakkında bilgi veriyor.

Sonrasında bir bakıyoruz ki tanıtım yapılırken, İngilizce öğretmeni öğrencilerini almış ve evleri gezdiriyor.

Nasıl yani, ciddiye alsak, buradan şu anlam çıkıyor, İngilizce öğretmeni boş zamanlarında emlak temsilciliği yapıp myhome evlerini öğrencilerine tanıtıyor oradan ek gelir elde ediyor gibi bir anlam çıkıyor.

Ki bu garip ve komik bir durum.

Sonrasında öğrencileri 62 kapı numaralı kendi dairesinin önüne götürüp “This is key and this is my home” diyor. Yani “bu anahtar ve bu benim evim” diyor. Ve öğretmen eve giriyor.

Tam filim bitti derken bu sefer bir başka durum ortaya çıkıyor. 61 Kapı numaralı yan dairenin kapısı açılıyor ve içeriden Ali Ağaoğlu çıkıyor, kapıdaki gençlere hayırdır çocuklar diyor. Çocuklar da “Ali bey sizde mi buradasınız diyorlar?” şaşırarak.

Ve Ali Ağaoğlu’ndan tarihi cevap “Of Course this is my home” yani “ Elbette, tabii ki,  bu benim evim” diyor. Sonrasında “hayırdır” diyor ve evinin kapısını dahi kapatmadan gidiyor.

Burada iki temel sorun var. Bunu reklamı tasarlayanlar bence düşünmeli idiler.

Bir insan niçin kendisine Türkçe soru sorana İngilizce cevap verir?

Kaç Türk kendisine burada mı oturuyorsun dendiğinde “Of course, this is my home” der, bunu niye yapar?

Yoksa Ağaoğlu bu gençleri daha önceden tanımakta mıdır ? Tanımakta ise biz bunu niye bilmiyoruz. Bilmediğimiz için bu garip duruyor.

Ayrıca her sabah evinden çıkan insanlar ya kendileri evinin kapısını kapatır ya da evde bulunan birisi kapıyı kapatır.

Hiç kimse evinin kapısını kapatmadan çıkıp gitmez, böyle bir dünya yok.

Ağaoğlu filmin sonunda gençlere “Görüşürüz, kolay gelsin” diyerek oradan ayrılır.  Film biter.

Dediğim gibi burada temel birkaç garip durum var. Özet olarak tekrar vermek isterim.

1)       İngilizce öğretmenleri boş zamanlarında emlak temsilciliği yapmakta mıdırlar?

2)       İnsanlar kendilerine Türkçe soru sorulduğunda niçin İngilizce cevap verme ihtiyacı duyarlar? Veya bu ihtiyacı duyarlar mı ?

3)       İnsanlar ne zamandan beri evlerini kapılarını kitlemeden evlerinden gitmektedirler?

Bir diğer  temel eleştiri de şu, reklam filminin içinde ürün veya hizmetin isminin tekrarı önemlidir.

Ancak bunu abartmamak lazım. Yani 47 saniyelik reklam filminde  sekiz kere myhome demeye gerek yok. İnsanlara sekiz kere ürün adını söyletince insanlar koşarak ev almaya gitmezler.

Bu arada ikinci bir problem ise reklam filmini aramak için youtube girdiğimde ikinci bir reklam filmine denk geldim.

İkinci reklam filmini de aşağıdaki linkten izleyebilirsiniz.

Ali Ağaoğlu’nun ingilizce konuştuğu yeni reklam filmi

Reklamın birinci bölümü aynı ancak son bölümde Ali Ağaoğlu bu sefer İngilizce öğretmeninin evine geliyor.

Ve öğretmenler beraber aynı eve giriyorlar. Yani Ali Ağaoğlu 61 Nolu dairede iken bu reklam filminde 62 Nolu öğretmenin evine geliyor ve bu sefer öğretmenin evine “Yes this is my home diyor” ve öğretmenle selamlaşıp evine giriyorlar. Ki bu reklam filminin eleştirisine girmeyeceğim. Çünkü Öğretmen, Ali Ağaoğlu ve öğrenciler arasında garip bir ilişkiler yumağı ortaya çıkıyor ki ayrı bir konu.

Bu reklam filminin viral bir versiyonu mu ? Niye yapıldı onu da bilemiyorum Çünkü televizyonda dönen filimle internet ortamında dönen reklam birbirinden farklı. Ki ben televizyonda yayınlanmadığı için bu reklam filminin eleştirisine girmiyorum.

Reklamla ilgilenen arkadaşlar için bu eleştirilerin fikir veren unsurlar olmasını diliyorum.

Son olarak her zaman söylediğim gibi “Reklamın iyisi kötüsü olmaz” son derece yanlış bir söylemdir, “ Reklamın bal gibi iyisi de kötüsü de olur, iyi reklam vardır, kötü reklam vardır. ”

 

 

 

GEZİNTİ.COM UYGULAMASI HAKKINDA

TTNET’in bir uygulaması olan “Gezinti.com” diye bir vakıa var. Çok kısaca özetlemek gerekirse, bu servisi kabul ettiğinizde internette gezmiş olduğunuz sayfalar ilgili servis tarafından tutuluyor ve bu bilgiler TTNET’e gönderiliyor ve sonrasında size özel reklamlar karşınıza çıkmaya başlıyor.

Kişiye özel pazarlama uygulamaları açısından takdir edilebilecek bir uygulama. Yani sizin ilgi alanınızı tespit edip ona yönelik reklamlar vermek. Pazarlama açısından altın bir proje olabilir.

Fakat benim vurgulamak istediğim ise bu hizmetin pazarlama metodu.

Geçenlerde bir haber sitesinde dolaşırken, haberi tıkladığımda karşıma gezinti.com uygulamasının sayfası çıktı. Bana güya bu hizmete üye olup olmayacağım sorulmuş.

İşte burada yapılan iş beni rahatsız etti. Nedir beni rahatsız eden.

Sayfada size gezinti.com un ne olduğu anlatılıyor, sonrasında da bu siteye üye olup olmak istemediğimiz soruluyor. Fakat siteyi tasarlayanlar kendilerince çok uyanık bir iş yapmışlar. Nedir  o?

Sayfanın tamamı gri tonla yapılmış ki gri ton siliklik ifade eder, algıda seçicilik gereği az dikkat çeken bir renktir. Bütün bilgiler verilmiş. Hepsi gri tonda.  Sonunda iki seçenek sorulmuş “ Hayır” ve “ evet seçenekleri”. “Hayır” deyince servisi istemediğimiz anlaşılıyor. “Evet”  deyince servisi istemiş oluyoruz.

Şimdi gelelim kilit soruya.

“Sizce hayır butonu hangi renk? Evet butonu hangi renk?”

Cevabı söyleyeyim.

Hayır butonu gri renk, evet butonu ise yeşil değil, yem yeşil.

Yapmayın be. Bari insanlara gerçekten seçme hakkı verin. İkisini de yeşil yapın  da, bırakın objektif bir şekilde hangisini istiyorsa onu seçsin.

Ama sizi de anlıyorum. Bu işi yaptırdığınız ajans veya işi yapan kişiler size dedi ki, “ Evet butonu yeşil olsun, hayır gri. İnsanlar algıda  seçicilik gereği yeşile tıklarlar”.

Ben bu tavrı insan zekasına hakaret kabul ediyorum. Düşünen birisi olarak da beni çok rahatsız etti.

Bir de ikinci bir rahatsızlık hususunu belirtmeliyim. Aynı haber sitesinde daha önce “Hayır” butonuna bastığım halde belli süre sonra tekrar karşıma gezinti.com katılım  sayfası çıktı.

Burada ne yapılmaya çalışılıyor. Benim bıktırma politikası ile kabul ettirme dediğim ikna yolu deneniyor.

Kullanıcının karşısına istememesine rağmen aynı uyarıyı defalarca verirsek, belki bıkkınlıkla daha fazla  karşıma sayfa gelmesin diye Evet butonuna basar diye düşünülmüş.

Bir de Evet butonuna açıklama olarak “ücretsiz” diye yazmışlar. Ücretsiz yazarsak insanlar kabul eder diye. Yahu böyle bir hizmette ücret söz konusu olacaksa senin müşteriye para vermen lazım sana özel reklam yollayacağım, senin sitelerini takip edeceğim, bunun karşılığında al şu kadar para demen lazım.

Vallahi benim karşıma  bu uyarı 3 kez çıktı, üçünde de hayır dedim. Daha ne kadar karşıma çıkar bilmiyorum ama hep de hayır demeye devam edeceğim.

Çünkü benim gezdiğim internet sitelerinin reklam bahanesi ile kayıt altına alınması her ne kadar kimlik bilgilerimin tutulmadığı iddia edilse de, mahremiyet ve kişilik haklarıma bir saldırı olarak görüyorum. Bu sebeple gezinti.com gibi hizmetlere her zaman karşı olmaya devam edeceğim.

TTNET yetkililerine de tavsiyem bir diğer yazımda söylediğim özlü söz olacak :

“  Fazla naz aşık usandırır, fazla arama müşteri bıktırır”.

Yani altın kural şu, müşteri bir hizmete hayır dediğinde bunun cevabı hayırdır. Daha fazla ısrarcı olma, çaktırmadan onu ikna etme yoluna gitmemeli.

Müşteriyi markadan soğutursun.

BİR ÇAĞRI MERKEZİ HİKAYESİ

Birazdan aktaracağım hikaye  “Fazla aşık naz usandırdığı gibi, fazla arama da müşteri bıktırır” kuralının uygulamalı örneği. ( Böyle bir kuralı bir yerde okumadım ben söyledim. Ama güzel olduğu kanaatindeyim)

Ben de bir çok internet kullanıcısı ile aynı kaderi paylaşıp TTNET servi sağlayıcılarından internet desteği alıyorum. Eskiden Superonline adlı bir servis sağlayıcısı vardı, en azından internet hususunda alternatifler vardı. Fakat şu an gelinen noktada TTNET daha önce PTT döneminden hemen hemen her hanede olan telefon hattı avantajı ve altyapı ve devlet kurumu olma avantajını  kullnarak şu an tekel oldular. Çok da ciddi kar ediyorlar. Karlarında gözüm yok. Ama hizmet konusunda bazı şikayetlerimi de buradan aktarmak zorundayım.

Bundan yaklaşık 1 ay öncedir, önce ev telefonum çalıyor 440375 ( TTNET Çağrı Merkezi numarası). Biz açmamıza rağmen ısrarla çalıyor. Açmayınca vazgeçip cep telefon numaramı arıyorlar. Yine 440375. Ben de müsait olmadığım için açmıyorum. Aradan bir iki gün geçmeden aynı durum tekrar ediyor. En sonunda dayanamadım. 440375’i ben aradım. Müşteri temsilcisine beni niçin ısrarla aradıklarını sordum. Cevap kampanyalarımız hakkında bilgilendirmek için aradık diyorlar. Bundan sonra aramızda geçen konuşmayı kısaca aktarayım. ( Konuşma kelimesi kelimesine aynı olmayabilir, ancak içerik aşağı yukarı bu şekildedir.)

TTNET Çağrı Merkezi Görevlisi : Efendim talebinizi alabilir miyim?

Ben : Lütfen beni evden veya cepten hiçbir şekilde aramayınız. Rahatsız oluyorum. Aramalarınız taciz boyutuna vardı, yapmayın.

TTNET Çağrı Merkezi Görevlisi : Efendim sizi hiç aramayalım mı ? Yoksa kampanya, indirim vb hakkında bilgi sahibi olmak istermisiniz?

Ben : Bakın hanımefendi, aramayın dediğimde cevabı hiç mi aramayalım olmasın.                                     (  Bu şuna benziyor. Biz şey var mı diye sorulduğunda yok cevabı verene hiç mi yok dersiniz ya. Heh aynı şey. )

Beni TTNET’ten hiçbir gerekçe ile indirim dahi olsa, 1 ‘e basın size bedava internet bağlayacağız demek için dahi aramayın. Yeterince açık mı ?

TTNET Çağrı Merkezi Görevlisi : Peki efendim. Ben şikayetinizi alıyorum. Bundan sonra aranmayacaksınız.

Buraya kadar çok makul, ben de zannettim ki artık aranmayacağım.

Olaydan birkaç gün sonra telefonumda yine çağrı 440375. Alllah Allah, hayırdır. Anlaşmıştık biz sizinle dedim, açtım telefonu.

Müşteri temsilcisi “Müsaitseniz kampanyalarla ilgili” dedi. Ben araya girdim. Daha önce geçen konuşmamın aynısını yapıp, hiç müsait değilim, bu numara aradığında da hiçbir zaman müsait olmayacağım. Artık lütfen beni aramayın dedim.

Bu kişi de peki efendim şikayetinizi not aldım dedi.

Allah var o günden beri aranmadım.

Fakat her an tekrar aranacağım korkusunu yaşıyorum 🙂 Kabus gibi.

Buradan söylemek istediğim şey şu, bir marka olarak kampanyalarından bahsetmek istiyor olabilirsin. Tanıtımını yapmak istiyor olabilirsin. En doğal hakkındır. Ancak bunu taciz boyutuna vardırmamalısın. Aksi takdirde müşteriyi kendinden yani markandan bıktırırsın. Biz telefonda bizi rahatsız edenlere ki halk dilinde bu kişilere “telefon sapığı”  da denilir. Ne deriz? Polis bey, şu numara sürekli beni arıyor, rahatsız ediyor. Yani bunun bir taciz olduğunu belirtiriz. İşte sen de beni tekrar tekrar ararsan sen de beni rahatsız etmiş oluyorsun.

Dolayısı ile TTNET’e tavsiyem müşterileri kendinden bıktırmak istemiyorsa, müşterilerini bu kadar sık aramasın. Hem çok sıklıkla yapılan bir işin değeri de kalmaz. Sıradanlaşır.

Bu yazımı bir müşteri deneyimi, müşteri şikayeti olarak alabilirler. Ben olsam bu yazıda haklılık payı olduğunu düşünür ve TTNET çağrı merkezi aramaları hususunda yeni bir politikaya geçerdim.

2013 AB Yolunda Genç İletişimciler Yarışması İçin Gölyaka Meslek Yüksekokulu’nda Öğrencilerle Buluştuk

Avrupa Birliği Bakanlığı tarafından  “AB’yi Anlatın Anlattıklarınızı Gidip Görün” sloganı ile duyurulan,              2013 Yılı AB Yolunda Genç İletişimciler Yarışması kapsamında Üniversitemiz temas kişisi sıfatı ile Gölyaka Meslek Yüksekokulu’na 03 Aralık 2012 tarihinde yarışma hakkında bilgi vermek üzere ziyarette bulunduk.

Öğrenci arkadaşlarımızla yaklaşık 45 dakikalık bir zaman diliminde hem yarışma koşullarına baktık,hem de daha önceki yıllarda ödül almış projeleri izledik.

Bu sene Üniversitemiz öğrencilerinden bu yarışmada ödül kazanan arkadaşlarımız olacaktır kanaatindeyim.

Benim görmüş olduğum öğrenci arkadaşlar bu yarışmaya ilişkin başarılı olacağımız duygusunu bende fazlasıyla oluşturdu. Bir de görmediğimiz çok parlak fikirleri olan nice öğrenci arkadaşımızı düşünecek olursak, başarma oranımız bence çok yüksek.

Etkinliğimize katılan arkadaşlarımıza gösterdikleri ilgiden ötürü teşekkür ederken, okulda duyuru ve organizasyonun yapılmasındaki katkılarından ötürü Gölyaka MYO Öğretim Görevlisi Özlem MANSUROĞLU’na, etkinlik günü sağladığı lojistik destek ve içten ev sahipliği adına da Gölyaka MYO Müdür Yardımcısı Öğretim Görevlisi Reyhan SÖNMEZ’e teşekkürü bir borç bilirim.

Yarışma hakkında bilgi almak isteyenler aşağıdaki bağlantı adresinden detaylara ulaşabilirler.

www.ab.gov.tr

Yarışmaya katılacak arkadaşlara  başarılar ve kolaylıklar diliyorum.