BEŞ SAAT KURALI

İş dünyasının başarılı liderlerinin haftanın 5 saatini iş harici kendi kişisel gelişimleri için harcadıklarına ilişkin bir bilgi elimizde bulunmaktadır.

Bu kurala da “beş saat kuralı” denmektedir.

Aşağıda bu konu ile ilgili kısa ve öz bilgilerin paylaşıldığı bir yazıyı bulabilirsiniz.

Yazıyı hazırlayan Oya Bengi’dir. Yazının gerçek yazarları ise Empact kurucu ortağı Michael Simmons ile Ian Chew ve Shizuka Ebata tarafından yazılmıştır.

Bill Gates, Warren Buffett ve Oprah Winfrey, hepsi 5-Saat Kuralı’nı uyguluyor / Bill Gates, Warren Buffett, and Oprah Winfrey All Use the 5-Hour Rule

İş dünyasının önde gelen liderleri, haftada beş saatini çoğunlukla bilinçli ve amaca yönelik öğrenme için harcıyor.

“Malcolm Gladwell Bizi Yanlış Anladı” başlıklı makalede, 10.000 – Saat Kuralı’nın peşine düşen araştırmacılar yanlış bilinen bir gerçeği açığa çıkardı: Dünya çapında en iyi olmak için, farklı çalışma alanları farklı miktarlarda bilinçli ve amaca yönelik sürekli bir performans gerektirmektedir.

Eğer 10.000 saat tüm çalışma alanlarında geçerli mutlak bir kural değilse, iş dünyasında dünya çapında en iyi olmak gerçekten ne kadar sürer?

Geçtiğimiz yıl boyunca, bilinçli ve amaca yönelik sürekli bir performans uygulama kuralını anlamak için, Elon Musk, Oprah Winfrey, Bill Gates, Warren Buffett ve Mark Zuckerberg dahil olmak üzere, büyük beğeni toplayan birçok iş dünyası liderinin kişisel geçmişlerini araştırdım.

Yaptığım araştırma akademik bir çalışma niteliği taşımasa da, gerçek şu ki, şaşırtıcı bir modeli ortaya çıkardı.

Bu liderlerin birçoğu, son derece yoğun olmalarına rağmen, tüm kariyerleri boyunca günde en az bir saatini (ya da haftada beş saatini) bilinçli ve amaca yönelik sürekli bir performans veya öğrenme olarak sınıflandırılabilecek etkinlikler için ayırmaktadır.

Bu olguyu beş-saat kuralı olarak adlandırıyorum.

En etkili liderlerin beş-saat kuralını uygulama yöntemi

Beş-saat kuralı, takip ettiğim liderler için genellikle üç aşamadan oluşmaktadır: okuma, tefekkür (derinlemesine ve dikkatli düşünme) ve deneyimleme

1. Okuma

Bir HBR makalesine göre, “Nike’ın kurucusu Phil Knight kendi kütüphanesine öylesine saygı gösterir ki bu yüzden içeri girerken ayakkabılarınızı çıkarmak ve başınızı eğerek selamlamak zorundasınız.”

Oprah Winfrey, pek çok başarısını kitaplara atfeder: “Kitaplar kişisel özgürlüğe erişim için yetki belgemdir.” Kitap okuma alışkanlığını kendi kitap kulübü aracılığıyla tüm dünya ile paylaşmaktadır.

Sadece bu ikisi değil. Diğer milyarder girişimcilerin olağanüstü okuma alışkanlıklarını göz önüne alalım:

Mark Cuban her gün üç saatten fazla okuyor.

Home Depot’un kurucularından Arthur Blank günde iki saat okuyor.

Milyarder girişimci David Rubenstein haftada altı kitap okuyor.

Kendi çabaları ile milyarder olan Cleveland Cavaliers’ın sahibi Dan Gilbert günde bir ya da iki saat okuyor.

2. Tefekkür

Diğer aşamada, beş- saat kuralı, tefekkür ve düşünme zamanı biçimindedir.

AOL CEO’su Tim Armstrong, kıdemli elemanlarından oluşan ekibine sadece düşünmek için haftada dört saat harcattırıyor. Jack Dorsey müdavim bir gezgin. LinkedIn CEO’su Jeff Weiner günde iki saatlik düşünme zamanı planlıyor. 250.000.000 $’lık şirket O2E Brands’in kurucusu Brian Scudamore haftada 10 saatini sadece düşünmek için harcıyor.

Reid Hoffman bir fikri enine boyuna düşünmek için yardıma ihtiyacı olduğunda arkadaşlarından birini arıyor: Peter Thiel, Max Levchin veya Elon Musk. Milyarder Ray Dalio bir hata yaptığında, onu şirketteki tüm çalışanlara açık bir sistemin içine kaydeder. Daha sonra, ekibi ile kök nedeni bulmak için program yapar. Milyarder girişimci Sara Blakely uzun süredir günlük tutmaktadır. Bir röportajında, başına gelen kötü olayları ve bunun sonucunda gelişen becerilerini kaydettiği 20’den fazla (kitapboyu) dizüstü bilgisayarı olduğunu paylaşmıştı.

3. Deneyimleme

Beş saat kuralı, son olarak, hızlı deneyimleme biçimindedir.

Ben Franklin, tüm yaşamı boyunca, faaliyetlerini aynı görüşteki kişilerle yöneterek ve kendi ahlaki standartlarına dayanarak, deneyimleme için zaman ayırmıştır. İyi bilindiği gibi, Google, çalışanlarının çalışma sürelerinin yüzde 20’sinde yeni projeleri deneyimlelerine izin vermektedir. Facebook, mühendislerinin kendi ekiplerinden ayrılarak seçtikleri bir yan projede çalışmalarına izin veren bir firma-içi yaklaşım olan, Hack-a-Month’u uygulayarak deneyimlemeyi teşvik etmektedir.

Deneyimlemenin en mükemmel örneği Thomas Edison olabilir. Bir dahi olmasına rağmen, Edison yeni buluşlara tevazu ile yaklaşmıştı. O her türlü olası çözümü belirleyecek ve daha sonra sistematik olarak bunların her birini test edecekti. Onun biyografini yazan yazarlardan birine göre, “Zamanının teorilerini anlamış olmasına rağmen, bilinmeyen problemlerin çözümünde onları işe yaramaz buluyordu.”

O bu yaklaşımı öyle abartmıştı ki, rakibi, Nikola Tesla, deneme-yanılma yaklaşımı hakkında şunu söylemek zorunda kalmıştı: “Eğer [Edison] samanlıkta bir iğne bulmak zorunda olsaydı, onun en yüksek ihtimalle nerede olduğuna yönelik durmaksızın akıl yürütecekti. Aradığı nesneyi buluncaya kadar, her bir samanı tek tek incelemek için telaşlı bir arı titizliği ile hemen işe koyulacaktı. “

Beş -saat kuralının gücü: gelişme hızı

İş dünyasında beş- saat kuralını uygulayan insanların bir avantajı var. Bilinçli ve amaca yönelik sürekli bir performans fikri, genellikle, çok çalışma ile karıştırılır. Ayrıca, çoğu profesyonel gelişmeye değil üretkenlik ve verimlilik üzerine odaklanır. Sonuç olarak, haftada sadece beş saat bilinçli ve amaca yönelik öğrenme sizi farklı kılabilir.

Milyarder girişimci, Marc Andreessen son röportajında gelişme hızı hakkında etkili bir biçimde konuştu. “22 yaşında şirket kurucusu olma modelinin /efsanesinin tamamen abartıldığını düşünüyorum … Sanırım, beceri edinimi, kelimenin tam anlamıyla becerileri ve neyin nasıl yapıldığını öğrenme ve geliştirme, kesinlikle önemli ölçüde hafife alındı. Havuza balıklama atlayanların gerçekte boğuluyor olmasından dolayı, insanlar bilinmeyen bir havuza aniden ve hazırlıksız atlanmasına, açıkça, gereğinden fazla değer veriyor. Mark Zuckerberg hakkında bu kadar çok hikaye olmasının sebebi de bu. Çok fazla Mark Zuckerberg yok. Çoğu hala havuzda, yüzü aşağıya bakacak şekilde suyun üzerinde duruyor. Bu nedenle, beceri kazanmak birçoğumuz için iyi bir fikir.”

Daha sonra röportajında şunları ekliyor, “Gerçekten çok iyi CEO’lar, eğer onlarla vakit geçirseydiniz — bunun bugün Mark [Zuckerberg] için ya da günümüzdeki veya geçmişteki herhangi bir ünlü CEO için geçerli olduğunu görecektiniz– bir şirketin işletilmesine yönelik gerçekten ansiklopedik bir bilgi seviyesine sahiptir, ve bunların hepsini 20’li yaşlarınızın ilk yıllarında idrak etmeniz gerçekten çok zordur. Çoğu insan için daha mantıklı yol, beş ila 10 yılı beceri kazanmak üzere geçirmektir.”

Beş –saat kuralını egzersiz yapma ile aynı şekilde değerlendirmemiz gerekir

Sürdürülebilir ve başarılı bir kariyere sahip olmak için, “Hayat boyu öğrenme yararlıdır” klişesinin ötesine geçip, normal bir insan için gerekli olan günlük minimum öğrenme miktarı hakkında daha derinlemesine düşünmeliyiz.

Fiziksel olarak sağlıklı bir yaşam sürdürmemiz için tavsiye edilen günlük minimum vitamin dozu, adım sayısı ve aerobik egzersizleri olduğu gibi, sağlıklı bir yaşamı verimli bir şekilde sürdürmek için, bizler, bir bilgi toplumu olarak, bilinçli ve amaca yönelik öğrenmenin minimum miktarına yönelik düşünme şeklimizde daha titiz olmalıyız.

Bilgi ve beceri kazanmamanın uzun vadeli etkileri, sağlıklı bir yaşam tarzına sahip olmamanın uzun vadeli etkileri kadar sinsidir. AT & T’nin CEO’su bu konuyu New York Times’a verdiği bir röportajda şöyle açıklar; haftada en az beş ila 10 saatini çevrimiçi öğrenmeye harcamayanlar “teknolojik olarak kendilerini bertaraf edeceklerdir.”

– Bu makale, Empact kurucu ortağı Michael Simmons ile Ian Chew ve Shizuka Ebata tarafından yazılmıştır.

Yazının orjinal linki aşağıdaki gibidir:

Aynı Anda Birden Fazla İş Yapmak Bir Efsanedir

Değerli okuyucu, bugün sizinle akademik hayatımda karşılaştığım önemli bir konunun bilimsel cevabını bulmanın verdiği mutluluğu paylaşmak istiyorum.

Yaklaşık 7 yıldır Üniversitede öğretim görevlisi olarak ders vermekteyim. ( Ki bu benim hayalimdi: Akademisyen olmak. Babam gibi )

Ders anlatırken birçok öğretim elemanının karşılaştığını düşündüğüm durumla ben de zaman zaman karşılaşırım.

Hevesli bir şekilde ders anlatırken, bir öğrenci ders haricinde başka bir işle meşgul olmaktadır. Genellikle cep telefonu ile facebook profilini kontrol etmek gibi.

Bu durumda öğrencilerimi uyardığımda aldığım cevap klasik ve klişedir ” Hocam ben hem sizi dinliyor hem de telefonuma bakıyorum”.

Ben de bu durumun çok mümkün olmadığını düşünürüm.

İnsan beyninin aynı anda yüksek dikkat isteyen iki konuya odaklanmasının mümkün olmadığını ifade ederdim.

Ancak bununla ilgili bilimsel bir cevap sunamazdım.

Bugün okuduğum bir kitapta bu konunun bilimsel cevabını buldum ve itiraf edeyim çok mutlu oldum.

Okuduğum kitap TED GİBİ KONUŞ adlı Carmine GALLO’nun kitabı.

Şimdi kitaptan ilgili bölümü buraya alıntılamak istiyorum.

***

“Washington Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde moleküler biyolog olan John Medina, “Aynı anda birden çok iş yapma, dikkatinizi vermeye gelince , bir efsanedir.” der. Medina beynin bir seviyede çoklu işlem yaptığını kabul eder – aynı zamanda konuşup yürüyebilirsiniz.

Ama beynin bir ders, konuşmaya ya da sunuma dikkatini vermesine gelince, birden çok eşit miktarda dikkat veremez. Açıkça söylersek araştırmalar çoklu işlem yapamadığımızı gösterir. Biyolojik olarak dikkat gerektiren girdileri aynı anda işleme yetimiz yoktur.

İzleyicimizden aynı anda hem sözlerimizi dinlemelerini hem de uzun bir powerpoint slaytını okumalarını isterken onlara olanaksız bir yük yüklemez miyiz? İkisini birden yapamazlar. ”

***

İşte birçok akademisyenin karşılaştığını düşündüğüm ve öğrencilerin son derece pratik şekilde “ben hem dersi dinliyor hem de e postalarıma bakıyorum” sözlerine bilim dünyasının cevabı: Kendini kandırma dostum. İkisine de eşit anlamda dikkat veremezsin. Ya dersi yeterince dikkatle dinlemiyorsun ya da e postalarına yeterince dikkati vermiyorsun.

Teşekkürler bilim dünyası.

Artık daha huzurluyum 🙂

Avrupalılar mı, Türkler mi daha Medeni? Küçük Bir Örnek…

Bugün Avrupa’daki mültecilere uygulanan insanlık dışı onlarca muameleden birine daha şahit olduk. Hollanda’da PSV taraftarı bazı insanlıktan nasibini almamış olan varlıklar düşkün, yardıma muhtaç, kendi ülkelerine sığınmış ( ölmemek ve hayatta kalmak için) göçmenlerin önüne bozuk para atıyor, göçmenlerin o paraları kapışmaları sırasında “oley” şeklinde iğrenç tezahüratını yapıyorlardı.
Olayla ilgili görüntülerin linkini üzülerek paylaşıyorum. Belki abarttığımı düşünenler olabilir diye.
https://www.youtube.com/watch?v=jWEsvclOZbQ
Sonrasında bizim ülkemizde elhamdulillah böyle olaylar yaşanmaz, bizim kültürümüz inancımız, değerlerimiz buna izin vermez diye düşündüm.
Ve medeniyetimizle her zaman olduğu gibi bir daha gurur duydum. Şükrettim.
Bizim ülkemizde böyle olayların yaşanmayacağına ilişkin inancımı destekleyen bir olayı aktarmak isterim.
Küçükken bir kurban bayramında kesilmek üzere alınan koyunu evimizin bahçesinde birkaç gün beslemiştik.
Kesileceği gün kesime giderken ben elimde otla hayvancağızı bir yerden bir yere götürüyordum, otu gösteriyordum ama yemesi için vermiyordum.
Allah kendisine hayırlı uzun ömürler versin, kıymetli babam beni uyardı :
” Evladım günahtır, hayvana otu gösterip gösterip çekme. Önüne koy yesin hayvancağız.”
Bu küçücük hadise bile elhamdulillah Avrupa ile bizim aramızdaki medeniyet farkına bir örnek olur diye düşünüyorum.
Bir tarafta bir hayvanı ot ile kandırmanın dahi günah olduğunu söyleyen Türk, diğer tarafta eğlence için önüne bozuk para atarak insanları kandıran ve bundan haz alan Avrupalı.
Hangisi daha medeni siz karar verin…
Allah’tan dileğim bizim bu güzel manevi değer ve hasletlerimizi bizden almasın.
Not: Bu arada videoda mültecilerle alay edenlere müdahale eden Avrupalıları PSV taraftarından ayırmak isterim. Aferin onlara ki insanlıktan nasipleri olduğunu göstermişler.

Bir Emlak Tanıtımı ve Düşündürdükleri Üzerine

Bugün Düzce’de bulunan bir sitenin tanıtım sayfası ile facebook ortamında karşılaştım.
Meraktan nasıl tanıtım yapılmış diye baktım ve bir şok yaşadım.
Muhtemelen yeni mezun bir reklam ve tanıtım ile ilgili bir bölümden mezun bir kişiye yazdırıldığını düşündüğüm şu satırlarla karşılaştım.
Aynen aktarıyorum :
1. “Şık mutfak dolaplarınızı bütün komşularınız çok konuşacak.”
Ben mutfağı yemek yapılan ve isteğe göre yapılan yemeklerin yenildiği bir ortam olarak biliyordum.
Meğer yanılmışım.
Mutfak, dolapları ile konu komşuya hava atılan bir mekanmış. Hayret !
Bu metin gerçekten bize hitap ediyor mu? Bizi yansıtıyor mu ? Eğer bizi yansıtıyorsa biz ne ara bu kadar görgüsüz olduk?
Eğer reklam metnini yazan kişinin görgüsüzlüğü ise katlanabilirim belki ama eğer bu ilandaki satırlardan etkilenip bu daireleri almaya giden insanlar varsa ” yani şu siteden daire alalım, gelen misafirler mutfak dolaplarımızı günlerce konuşsun” diyorlarsa, bir bu kişileri acilen psikoloğa gönderelim ikincisi hemen eski milli ve manevi değerlerimize döneceğimiz yoğun bir eğitim sürecine geçelim.
2. “Membran kapaklı vestiyer daha kapıdan içeri girer girmez sizi yüklerinizden kurtaracak”.
Vestiyer benim bildiğim kadarı ile genellikle kapının yanında duran içerisine ayakkabı, palto ceket vb eşyalarımızı koyabildiğimiz bir mobilya, eşya.
Ama burada da yanılmışım sanırım.
Çünkü bu metinde öyle bir anlatılmış ki, zannedersin kapıdan girince vestiyer dile gelip “ Hoş geldiniz, gününüz nasıl geçti, verin elinizdekileri, sizi yüklerinizden kurtarayım” diyecek.
Yahu yok böyle bir dünya.
Vestiyer beni yüklerimden kurtarmayacak, sadece elimdeki eşyaları koyacağım masa, sandalye gibi bir ağaç mobilya ürünü.
Metni yazan arkadaşa nasıl gaz verdilerse arkadaş tanıtım işini abartıp bire beş katıp ürünün tanıtımını abartmış.
Reklam metin yazarlığı derslerini bir daha gözden geçirmemiz gerekecek sanırım.
Netice-i kelam bu inşaat firmasının satmak istediği konaklar hakkında hazırladığı site bana iki şeyi sorgulattı:
1. Tanıtım işi sadece abartmakla olmaz. Tanıtım ciddi iştir. Marka vaatlerini belirlerken abartıya kaçmamak önemlidir.
2. Modernizm, çağdaşlık, yeni yaşam tarzı gibi söylemlerle bize satılan şeylerin birçoğunda aslında bize sunulanın görgüsüzlük, insanları materyalleştirme çabaları olduğu gerçeği…

Güçlü – Zayıf Olmak ve Haklı – Haksız Olmak Üzerine

Okuduğum bir kitapta antik Yunan döneminde filozofların ülke yönetimi hakkında aralarındaki tartışmalara değinmişler.
Enteresan geldi.
Bundan 2300 küsur yıl önce de insanlığın yönetilme ile ilgili sorunları aynı imiş anlaşılan.
Alıntı aynen şöyle:
“Atina’da demokrasi ile felsefenin savaşta olduğu yıllarda Sofistler arasında iki düşünce çatışıyordu.
Bunlardan birine göre, insanlar doğuştan beri iyi ve eşittirler; toplumun kötü düzeni onları bozmakta, güçlüler güçsüzleri ezip, kanunlar güçlülerin elinde güçsüzlere karşı bir silah olmaktadır.
Öteki düşünceye göre ise , insanlar doğuştan ne iyi ne de eşittirler. Yalnız güçlü ve güçsüzler vardır, güçlünün güçsüzü yönetmesi, ezmesi tabiat gereğidir ve doğrudur, insan haklı olmaya değil kuvvetli olmaya bakmalıdır.
Bu iki düşünceden biri daha çok Atina öteki daha çok Sparta devletinden örnek alıyordu.
Biri daha çok halkçıların, öteki daha çok aristokratların ya da zenginlerin faydalandıkları görüşlerdir.”
Bu yazıyı okuyunca günümüzde de aynı görüşlerin aslen mevcut olduğunu gördüm.
Şimdi zalim devletlerin nasıl mazlumu ezdiğini daha iyi anlıyorum.
Zalimler için mazlumları ezmek gerçekten bu işin doğası, zalimlere göre önemli olan hak ve hukuk değil, güçlü olmak. öyle ya kuvvetli olunca zaten sen haklı oluyorsun.
Sonra yetiştirildiğim İslam medeniyetinin bu konularda ne kadar aydınlatıcı ve ilerici olduğunu düşündüm.
Çünkü İslam dininde ise güçlü olmak değil Hakk’a uygun davranmak önemli idi.
Haksız olan devletin idarecisi olsa haklı olan da gariban, sıradan maddi olarak gücü kuvveti olmayan bir kişi de olsa farketmezdi.
Önemli olan tarafların kim olduğu değil, Hakk’ın kimden yana olduğu idi.
Ne güzel.
Adalet önemli. Adalet olmadı mı aile hayatı da, iş hayatı da kamu hayatı da olmuyor azizim.

Hey gidi Devlet-i Aliye -i Osmaniyye… Ne yüce ahlak sahibi imişsiniz.

“Oğlum içimizde adam olmak, bu yüzden geçinmek ve feyz almak istersen, işine devam etmek, ustanın sözünden çıkmamak, onu hoşnut etmek, yalan söylememek, kimseye özür ve hile yapmamak, namâzına devam ve dinî vazifelerine dikkat ederek ticaretini yürütmek, gelen müşterilerin büyüklerine, ihtiyarlarına peder ve vâlide, gençlerine birâder ve hemşîre muâmelesi göstermek lazımdır. Seni göreyim oğlum”
Yukarıdaki satırlar Osmanlı loncalarında bir çocuk merasimle işe başlarken, kendisine lonca kethüdası tarafından bulunulan nasihat imiş.
Sanki bir babanın evladına nasihati gibi.
Ticaretten bahsediyor ama namaza devam dini vazifeyi aksatma diyor.
İşini yaparken hile karıştırma diyor.
Ustanın sözünden çıkma ki “usta – çırak” ilişkisi bozulmasın diyor.
Hey gidi Osmanlı, üzerinden asırlar geçmesine rağmen medeniyette 2016 dünyası senden geride.
Osmanlı ile ilgili öğrendiğim her yeni bilgide, hayretler içinde kalıyorum.
Ne büyük saadet böyle bir ecdadın torunları olabilmek.
Rabbim makamınızı ali eylesin ecdad, bizleri de sizlere layık torunlar kılsın. Amin.

Anne Sevginiz Kaç Ayar? Kaç Karat?

Başlık biraz tahrik edici ve manipülatif gözükebilir, hatta öyle de.
Ama bunlar benim savunduğum görüşler değil tabii ki.
Sadece bugün gelen bir reklam mesajının bana düşündürdükleri.
Telefonuma gelen mesajı aynen paylaşıyorum:
” Mağazamıza gel. Anneler gününde anneni ne kadar sevdiğini göster. ABC KUYUMCULUK”
O kadar rahatsız oldum ki bu mesajdan.
Zaten tüketiciye emir veren reklamlara ifrit olurum.
Şunu yap, çabuk ol, sakın zap yapma, benim ürünümü al, gel annene olan sevgini altın alarak göster gibi kaba saba mesajlar tepemi attırıyor.
İçimden “ Ey firmalar tüketici sizin yukarıdan aşağıya emir vereceğiniz köleler değil” diyesim geliyor, sonra bu düşüncemi içime atıp devam ediyorum.
Sonuçta çoğu böyle yapıyor hangi birine söyleyeyim?
Kapitalist ve materyalist sistemin bizi ne hale getirdiğine mi kızsam, yıllarımı verdiğim halkla ilişkiler disiplininin de bu gibi mesajların hazırlanmasına verdiği katkıya mı üzülsem, yitirdiğimiz değerlerimize mi üzülsem bilemedim.
Diyor ki bana ABC Kuyumculuk, anneni ne kadar seviyorsun?
Çok mu, o halde şimdi kalk yerinden, mağazamıza gel.
Kredi kartını tak pos makinesine ve annene olan sevginin kaç haneli karşılığı var görelim.
Desem ki “anneme olan sevgim sizin dükkanınızdaki altınların hepsinin maddi değerinden daha çok”
Ya da; “Bana bütün bu dükkandaki altınları vereceğini söyleseniz, annemin sevgisinin yanında bu çölde kum tanesi gibi kalır” desem acaba Çoklar Kuyumculuk satış personeli bana nasıl tepki verir?
Anneler günü, babalar günü gibi günlerin satış pazarlama alanında önemli bir araç olduklarını biliyoruz.
Çok şükür ki ailemizde böyle günlerde birbirimize sevgimizi anlatmak için hediye almıyoruz.
Hatta bugünlere özel “seni seviyorum” deme ihtiyacı da duymuyoruz.
Çünkü anne veya babama sevgimi göstermek için Mayıs ayının ikinci pazarını beklememe gerek yok.
Annemi, babamı geçen pazar da seviyordum, ondan önceki pazar da, 20 yıl önceki pazar da.
O yüzden bugünlere özel tekrar hatırlatmama gerek yok.
Ve ne mutlu ki, ne çok kıymetli babacığımın, ne de çok kıymetli anacığımın da biz evlatlarından böyle bir talebi yok.
Hatta acaba anacığım böyle bir günde bir hediye ile anılmak ister mi diye bir sefer kendisine sorduğumda “ Yok oğlum ne gereği var, bizi ne kadar sevdiğinizi biliyoruz, özel bir güne gerek yok” demişti kocaman yüreği ile.
Canım anacığım.
Demem o ki ABC kuyumculuk ve benzeri pırlanta, değerli eşya mağazaları, anacığım gibi bilinçli, materyalizmin tuzaklarına düşmemiş, tasarruf ve kanaatın zirvesini yaşamış, hayatlarında geçimlerini helal yoldan kazanmış, parayı zor kazanıp zor harcamış, sevdiklerine sevgisini materyal unsurlarla, beyaz eşya ile, altınla, pırlanta ile değil bilakis sevdiklerine verdikleri değer ve davranışlarla gösteren bir neslin çocuklarını bu reklamlarla etkileyemezsiniz.
Bence strateji değiştirin.
Bizlerin anne ve babasına duyduğu değer karatla, altın gramı veya ayarı ile ölçülmüyor.
Yani sizin anlayacağınız bizden size ekmek çıkmaz vesselam…

Aristoteles’ten Aklımda Kalanlar

Değerli okuyucu, bu yazımda sizlere Aristoteles’in hep okumak istediğim “Retorik” adlı eserini  nihayet okuduktan  sonra aklımda kalan bazı söylemlerini sizinle paylaşmak istiyorum.

Öncelikle kısaca Aristoteles hakkında bilgi verelim ardından alıntılarımı sizinle paylaşayım.

Aristoteles İ.Ö 384’te Stagiros’ta ( Makedonya) doğdu. İ.Ö 322’de Euripos boğazı yakınındaki Khalkis’te öldü. Antik Yunan felsefesinin en önemli isimlerindendir. Akılcı yaklaşımı ve bilimsel görüşleriyle, felsefede gerçekçiliğin “babası” ve mantık biliminin öncüsü olarak kabul edilir.

Aristoteles’in başlıca yapıtları: Fizik, Doğa Üzerine Küçük Yazılar, Büyük Etik.

Türkçe’ye çevrilmiş eserleri: Metafizik, Poetika, Politika, Retorik.

***

“İyi insanlara ötekilerden daha tam ve kolay bir şekilde inanırız.: sorun ne olursa olsun bu  genellikle doğrudur, tam bir kesinlik olanaksızsa ve fikirler bölünmüşse mutlak olarak doğrudur.” Aristoteles

***

” Bazı yazarların retorik üzerine kitaplarında varsaydıkları gibi, konuşmacının gösterdiği kişisel iyiliğin onun inandırma gücüne hiçbir şey katmadığı doğru değildir; tersine karakterinin, sahip olduğu en etkili inandırma yolu olduğunu söyleyebiliriz?” Aristoteles

***

“Yasaya aykırı, bilerek isteyerek yaptığımız zararlı ve kötü işlerin nedenleri 1. kusur 2. kendini kontrol noksanlığıdır. Çünkü bir insanın başkalarına karşı yaptığı şeyler, o insanın sahip olduğu kötü nitelik ya da niteliklere denk düşer”.
Aritoteles

***

“Hırslı insan onur adına kötülük işler, tez canlı insan öfkeden, zafer tutkunu zafer adına, gücenik insan öç aşkıyla, aptal insan doğru ve yanlışın ne olduğu hakkında yanlış yönlendirildiği için, utanmaz insansa insanların kendisi hakkında ne düşüneceğine aldırmadığı için kötülük işler, geriye kalanlar için de aynı şey- bir insanın başkalarına karşı işlediği kötülük onun belli karakter hatalarına denk düşer” Aristoteles

***

“Bir insanın başkalarına karşı işlediği kötülük onun belli karakter hatalarına denk düşer.” Aristoteles

***

“Gençlerin sert karakterli ve güçlü bedensel arzulara sahip olacağı açık gerçek, yine de , gençlikten değil, öfke ve bedensel arzudan dolayı böyle hareket ederler”.  Aristoteles

***

“Bütün öç alma eylemleri hırsa ve öfkeye bağlıdır.
Öç alma ve cezalandırma farklı şeylerdir.
Cezalandırma, cezalandırılan kişinin iyiliği için yapılır; öç almaysa cezalandıran kişinin iyiliği için onun duygularını temin etmek için” Aristoteles

***

“Güç bakımından bizim çok üstümüzde olan kimselere nispeten daha az kızarız yada hiç kızmayız” . Aristoteles

***

“Sevilmek de hoştur, çünkü bu da sizi kendinize, iyiliğin, duyarlığı olan her varlığın sahip olma arzusu duyduğu bir şeyin sahibi gibi gösterir: sevilmek, insanın kendi kişisel niteliklerinden dolayı değerlendirilmesi demektir”. Aristoteles

***

“Hepimiz kendimize düşkün olduğumuz için, bundan kendimizin olan şeyin hepimize hoş geleceği sonucu çıkar, kendi yaptıklarımız, ettiklerimiz ve kendi sözlerimiz gibi.

İşte bunun içindir ki, genellikle dalkavuklarımıza(aşıklarımıza) düşkünüzdür, çocuklarımıza da düşkünüzdür, çünkü onlar bizim kendi eserimizdir.” Aristoteles

***

“Öfke, bir insanın kendisiyle yada arkadaşlarıyla ilgili şeye haksız yere yöneltilmiş apaçık bir saygısızlıktan dolayı apaçık bir öç almaya, acı eşliğinde bir dürtü olarak tanımlanabilir”. Aristoteles

***

“Üç tür küçümseme vardır: Hor görme, garez, küstahlık” Aristoteles

***

” Küstahlık bir tür küçümsemedir, çünkü size bir şey olabilsin yada size bir şey olduğu için değil de, sırf getireceği zevk için kurbanda utanç duygusuna neden olacak şeyler yapmayı yada söylemeyi içerir.

Küstah insanın aldığı bu zevkin nedeni, başkalarına kötü davranırken kendini onların çok üstünde düşünmesidir. Gençler ve zenginler işte bunun için küstahtır, küstahlık gösterdikleri zaman kendilerini üstün görürler” Aristoteles

***

“Hastalık, yoksulluk, aşk, susuzluk yada doyurulmamış başka arzular nedeniyle üzülen, acı çeken insanlar öfkelenmeye hazırdırlar, kolaylıkla tahrik olurlar: özellikle de içinde bulundukları sıkıntılı durumu küçümseyenlere karşı.

Yani hastalığına aldırılmayan bir hasta, yoksulluğuna aldırılmayan bir yoksul, verdiği savaşa aldırılmayan bir insan, aşkına aldırılmayan bir aşık.” Aristoteles

***

“Uğradığımız talihsizliklere sevinen yada talihsizliklerimiz karşısında keyiflerini bozmayanlara kızarız çünkü bu ya bizden nefret ettiklerini yada bizi küçümsediklerini gösterir. Bir de bize verdikleri acıya kayıtsız kalanlara: kötü haber getirenlere kızmamızın nedeni budur” Aristoteles

***

“Beş sınıf insan karşısında bizi küçük düşürenlere kızarız:
1. Rakiplerimiz
2. Hayranlık duyduğumuz kimseler
3. Bize hayranlık duymasını beklediğimiz kişiler
4. Büyük saygı duyduğumuz kimseler
5. Bize büyük saygı duyan kimseler;
herhangi biri bu kişiler önünde bizi küçük düşürürse özellikle kızarız.” Aristoteles

***

“İyiliğe karşılık vermeyenlere kızarız, çünkü böyle bir küçümseme haklı görülemez” Aristoteles

***

Unutmak ve Doğurduğu Öfke Üzerine

“Unutkanlık da öfke doğurur, örneğin, önemsiz bir şey de olsa adımız unutulduğunda olduğu gibi; çünkü unutkanlık, küçümsendiğimizin bir başka belirtisi gibi gelir; önem vermemek yüzündendir, önem vermemekse bizi küçümsemektir”
Aristoteles

** *

“Dostluğa neden olan şey şunlardır:
1. iyilik yapmak,
2. bunu istenmeden yapmak,
3. yapıldığında bunu açığa vurmamak ( bu da başka herhangi bir nedenle değil de kendimiz için yapıldığını gösterir bunların )”

Aristoteles

***

“Haksız yere güç ve kuvvet sahibi olmak tehlikelidir, çünkü adaletsiz insanı adaletsiz yapan şey , onun kötülük yapma niyetidir” Aristoteles

 

***

“Rakibimiz olanlardan korkarız, her ikimiz de o şeye aynı zamanda sahip olamayacağımız için korkuya neden olurlar bizde; çünkü bu tür insanlarla her zaman savaştayızdır”
Aristoteles

***

“İnsanları yüzlerine karşı övmek, bir insanın iyi tarafını abartılı şekilde övüp zayıf taraflarını olmadık anlamlar vererek yüceltmek, beraberken üzüntülerine aşırı yakınlık göstermek ve buna benzer şeyler, bütün bunlar dalkavukluğun belirtileridir.” Aristoteles

***

“Acıma hissi duyabilmek için en azından bazı kişilerin iyiliğine inanmamız gerekir. Hiç kimsenin iyi olmadığın düşünürseniz, herkesin kötü yazgıya layık olduğuna inanırsınız.”

Aristoteles

***

Aristoteles’in Gençler İle İlgili Tespitleri

  1. Genç insanların güçlü tutkuları vardır ve bunları hiç ayrım gözetmeksizin doyurmak isterler.
  2. Arzularında değişken ve maymun iştahlıdırlar, bunlar devam ettiği sürece şiddetlidir, fakat kolayca geçer, dürtüleri canlı fakat köklü değildir, hastaların açlık ve susuzluk nöbetlerine benzerler.
  3. Sert huyludurlar, öfkeleri burunlarındadır, öfkelerini dizginleyemezler; kötü huy onlara çoğu kez üstün gelir, çünkü onurları yüzünden küçümsenmeye dayanamazlar ve kendilerine haksız davranıldığını düşündüklerinde hiddetlenirler.
  4. Birçok kötülüğe henüz tanık olmadıkları için her şeyin kötü yanından çok iyi yanına bakarlar. Henüz çok sık aldatılmadıkları için başkalarına kolayca güvenirler.
  5. Yaşamları anılarla değil, daha çok beklentilerle geçer; çünkü beklenti geleceği gösterir, anıysa geçmişi.
  6. Mahçupturlar, içinde yetiştikleri toplumun kurallarını benimserler ve herhangi bir başka onur ölçüsüne henüz inanmamamktadırlar.
  7. Yaşamın tokadını henüz yemedikleri ve zorunlu sınırlamalarını henüz öğrenmedikleri için görkemli yüce tasarıları vardır.
  8. Bütün hatları her şeyi aşırı ve ateşli bir biçimde yapmalarındandır.
  9. Her şeyi bildiklerini sanırlar, bu konuda her zaman oldukça emindirler kendlerinden, aslında bu nedenle her şeyi gereğinden fazla yaparlar.
  10. Eğlenceye düşkündürler, bu yüzden de hazırcevaptırlar, hazırcevaplık da terbiyeli küstahlıktır zaten.

Aristoteles

Anne – Babanın Evlatları Üzerindeki Talepleri Hakkında Bir Temenni

Bu yazıda, okuduğum bir kitapta geçen bir alıntının bana düşündürdükleri ile ilgili düşüncelerimi paylaşmak istiyorum.

Öncelikle alıntıyı paylaşayım:
“Psikanalizin bize öğrettiği şey, arzularımızın daima ayrılmaz bir biçimde başkalarının arzularına bağlı olduğudur.
İlk etapta bunlar ebeveynlerimizin arzularıdır.Çünkü ebeveynler başarılı ve tatminkar bir hayata ilişkin bütün umut ve isteklerini yeni doğmuş çocuklarına yüklerler, fakat ayrıca kendi doyurulmamış rüyalarını ve büyük amaçlarını da çocuğa yüklerler”.

Bu cümlelerden sonra düşündüm.

Gerçekten de birçok anne baba böyle yapmıyor mu?

“Örneğin ben okuyamadım, oğlum okusun.”

“Ben doktor olamadım, kızım doktor olsun bizi muayene eder.”

“Ben şunu yapamadım, oğlum yapacak” gibi onlarca cümle kimi zaman dilimizin ucuna gelir, kimi zaman söylemesek de aklımızın bir köşesinde bu vardır.

Oysa ki dönüp sormayız çoğu zaman ” acaba sen ne olmak istersin?, hangi işte daha mutlu olursun, sen hayatını nasıl sürdürmek istersin ?” diye.

Netice itibari ile diyorum ki evlat sahibi olan anne ve babalar lütfen evlatlarınızı kendi yaşamadığınız (bir manda size nasip olmamış) hayatı yaşamaya zorlamayın.

Bunun yerine hayatına ilişkin temel çizgileri çizip onun içinde evlatlarınızın hayatını yaşamasına izin verin.

Hayata ilişkin temel çizgiler ne olabilir?

Örneğin ” Oğlum/ kızım helal lokma ye, haram kazanç sağlama”,

“Oğlum / kızım yaptığın işten, seçtiğin meslekten insanlar zarar görmesin, insanların faydasına işlerle meşgul ol”,

” Oğlum / kızım vatana millete hayırlı işlerle meşgul ol” gibi temel çizgiler olabilir.

Bence bu konu geleceğimiz açısından çok mühim.

Bu manada buradan meslek seçimimde, hayatımı sürdüreceğim tercihleri belirlemede bana ” helal kazanma” ve “ülkesine ve milletine faydalı olma ” dairelerinin önemini vurgulayıp bu daire içinde beni serbest bırakan bir anne ve babaya sahip olduğum için ne kadar şükretsem az.

İnşaAllah ben de kendi evladımı “helal kazanma” ve ” vatana millete faydalı olma” çerçevesi içinde serbest bırakan bir baba olurum.

Bu yolda yürümeye niyetliyim.

Bu bile önemli bence…

Gerçeğin İnşasında Söylemin Rolü ve Kişilerarası İletişim Üzerine

Değerli Okuyucu,

Burada yazdıklarım bugün okuduğum bir kitap üzerine aklıma gelenlerden ibaret.

Yazımın sonunda da kişilerarası iletişime ilişkin küçük bir tespitimi paylaşacağım. Belki okuyanlardan bir veya birkaçının işine yarayabilir.

Okuduğum bir kitapta şöyle bir paragraf geçiyor : “ Emile Benveniste’ye göre; “gerçeklik”, dil aracılığı ile yeniden yaratılır. Konuşan kişi söylemiyle olayı ve olaya ilişkin deneyimini yeniden oluşturur. Dinleyen kişi de önce söylemi algılar ve bu söylem aracılığı ile olayı yeniden oluşturur. Böylece dilin işleyişine özgü bir durum olan söz alışverişi ve söyleşi, söylem edimine ikili bir işlev yükler: Konuşucu için gerçekliği gösterir, dinleyici için bu gerçekliği yeniden yaratır”.

Şimdi bu satırlar üzerine elbette uzun uzun konuşulabilir.

Kısaca söylemek gerekirse benim bu cümlelerden ilk anladığım aslında bizim bir vakıa ( olay ) vuku bulduğunda yani gerçekleştiğinde algıladığımız ile işin içine bir de bu fiile taraftar olan birilerinin vakıa ile ilgili açıklamaları girdiğinde bizim gözümüzle gördüğümüz gerçeklik başka bir gerçekliğe dönüşüyor.

Cümle biraz felsefi oldu sanırım. Bir örnekle daha anlaşılır kılmaya çalışayım.

Varsayalım ki bir arkadaşımıza “Ahmet’i gördün mü?” diyelim.
Arkadaşımız da bize Ahmet’i görmesine rağmen “ Hayır Ahmet’i görmedim” desin.

Biz de peki deyip yanından ayrılalım. Aradan bir hafta geçtikten sonra arkadaşımız gelip bize “ Bir hafta önce sana Ahmet’i görmedim demiştim ama ben o gün aslında Ahmet’i görmüştüm. Kusura bakma” dediğini varsayalım.

Şimdi buradaki gerçeklik ne?

“ Arkadaşımızın bize Ahmet’i görme durumu ile ilgili yalan söylemiş olması” değil mi ?

Peki bunu aklımızda tutalım.

Biz de arkadaşımıza soralım “Niye bana yalan söyledin?” .
O da bize desin ki “ Evet sana yalan söyledim, ama bir sor niye?” ( Bu arada bu Türk filmlerinin değişmez repliklerinden biridir. Ne kadar duysam da her işittiğimde beni bir gülme alır).

Şimdi dikkat buyurunuz burada Benveniste’nin bahsettiği söylemle gerçekliğin inşası devreye giriyor.

Acaba arkadaşımızın bize söylemiş olduğu yalan gerçeği bakalım söylemden sonra değişecek mi?

Arkadaşımız bize cevaben şöyle desin “ Senin Ahmet’le o gün aranızda bir sürtüşme yaşadığını öğrenmiştim ve senin ona bir kötülük yapıp, pişman olacağın bir iş yapmanı engellemek için sana Ahmet’i görmediğimi söyledim” .

Bu durumda arkadaşımızın bize söylemiş olduğu yalan gerçeği, araya giren bir söylem sonrası bir anda değişmedi mi ?

Ben arkadaşımı dinledikten sonra düşünsem ve desem ki “ İyi ki Ahmet’in yerini söylememiş, yoksa elimden bir kaza çıkacaktı”.

Bu sefer arkadaşımın bana yalan söylemiş olduğu gerçeği arkadaşımın söyleminden sonra değişti.

Ben aynen Benveniste’nin söylediği gibi işittiklerim sonrası bu olaya karşı gerçeklik algımı değiştirdim ve yeni bir gerçeklik kurdum.

Yani söylem sonrası konuya ilişkin gerçeklik algım değişti.

Bana yalan söylediği için arkadaşıma kızan ben, iyi ki bu konu ile ilgili yalan söylemiş yoksa şimdi pişman olacağım bir işi o sinirle yapacaktım diye düşünebilirim.

Burada aklıma çok sevdiğim Ziya Paşa’nın bir sözü geldi :
“Âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz
Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde”

Çok sevdiğim bir sözdür. Kişinin söylemine değil yaptıklarına bakılması gerektiğini anlatır.

Ama şimdi Benveniste’nin bu yaklaşımını okuduktan sonra Ziya Paşa’nın bu sözünü de bir daha düşünmek gerekecek.

Çünkü kişinin bir konu ile ilgili söylemi de bir işin yapılma veya yapılmama durumuna ilişkin algımızı ciddi şekilde yönlendirebilir.

Yani birisi bir işi yapamamış olabilir, işinde hatalar olabilir. Ancak bununla ilgili söylemi devreye girdiğinde iş ile ilgili gerçeklik algımız değişebilir.

Örneğin sınavdan düşük not alan bir öğrenci düşünelim.

Finalde FF almış olsun.

Öğrenci durumunu açıklamadan önce gerçekliğimiz “ öğrencinin sınavdan başarısız olduğu” şeklindedir ve doğrudur. Çünkü Ziya Paşa’nın deyişi ile “ kişinin işi ortadadır, FF”.

Ancak öğrenci yanımıza gelse ve dese ki “ Hocam kusura bakmayın, sınavdan FF aldım ama bir hafta önce ailemizde ciddi bir sorun yaşandı. Bu yüzden çok ilgi duymama rağmen dersinizin finaline çalışamadım, çünkü psikolojik olarak çok etkilenmiş ve yıpranmıştım.”

Şimdi bu açıklamadan sonra diyebilir miyiz ki öğrencinin açıklaması yani söyleminden önce var olan gerçeklik ile söyleminden sonraki gerçeklik tamamen aynıdır.

Evet neticede öğrenci dersten bütünlemeye kalmış olabilir. Ancak bizim bu gerçekliğe ilişkin öğrencinin söylemi öncesi ve sonrası algımız kesinlikle farklı olacaktır.

Biz dinlediklerimizden sonra “Evet dersimden bütünlemeye kalmış ama çalışamadığı için böyle olmuş” şeklinde var olan gerçekliği aynen Benveniste’nin dediği gibi tekrar inşa ediyoruz.

Şimdi gelelim yazımın başında söz verdiğim kişilerarası iletişimde bu konunun önemine.

Bu yazdıklarımdan benim çıkardığım sonuç şu : Kişiler arası iletişimde var olan bir olayı örneğin arkadaşınızla aranızda tartışmaya sebep olan bir olayı sadece sizin gördüğünüz açı ile değerlendirmek hatalı bir davranış.

Sizi üzen bir olayla ilgili karşı tarafa “Ben bu olaydan şu sonucu çıkarıyorum ama sen bu maksatla mı yaptın bu davranışı veya yanlış mı anladım, ya da bu davranışı gösterme maksadın nedir?” gibi bir açıklama fırsatı vermek gerekiyor.

Belki karşı tarafın yapacağı açıklama yukarıdaki örneklerde olduğu gibi sizin “gerçek” diye algıladığınız bir durumu temelden değiştirecek.

O yüzden daha önce de söylediğim gibi “ İletişim önemli azizim. İletişim önemli…”

Bir konu hakkında hüküm vermeden önce konuya dahil olan kişileri dinleyip gerçekliğimizi ona göre inşa etmeli.

Yoksa kişilerarası iletişimde ciddi iletişim kazalarına sebep olabiliriz.